Showing posts with label gazete. Show all posts
Showing posts with label gazete. Show all posts

Friday, October 31, 2008

İbrahim bir süredir pazar günleri Birgün gazetesine İngiltere izlenimlerini yazıyor.
Son yazısı:Londra'nın Tanrısız Otobüsleri

Monday, June 23, 2008

Padişah Abdülaziz, dönemin Avrupa kralları tarafından saraylarına davet edilir. Ancak davet ulema arasında sorun yaratır. Osmanlıların egemen olduğu topraklar ‘Dar-ül İslâm’, davet sahibi Avrupalıların yani Hırıstiyanların toprakları ise ‘Dar-ül Harp’ olarak telakki edilmektedir. Dolayısıyla padişah, kendi toprakları dışında Avrupa’ya ayak bastığında savaşmaya mecburdur. Çözüm, kurnazca olduğu kadar endişe vericidir: Padişahın ayakkabılarına özel bir bölüm yapılıp içine toprak yerleştirilir ki, gittiği her yerde düşman toprağına değil İslâm toprağına ayak basmış olsun... Yani bugün de Türkiye’de yapıldığı gibi sorun kökünden halledilmeyip, ilkeler bazında çözüm üretmek yerine pragmatizmin cevalliğiyle idareten yol bulunur!
Gündüz Vassaf,Radikal Kitap,

Tuesday, October 30, 2007

Dünya Irak işgaline hazırlanırken, şimdi başımıza Kuzey Irak fatihi kesilenlerin savaşa katılmanın yararları üstüne kestikleri bakkal hesaplarının uğultusunda yine savaşın tanımını yapmaya çalışıyorduk.
Savaş hazırlığı, sansürüyle birlikte gelir. Savaşçı muktedirlerin kamuoyunu şehitlik mertebesinin kutsiyetine bir kez daha ikna etmesi, düşmanın canavarlığı üstüne dolduruşa getirip öfke ve nefreti körüklemesi sürecinde savaş karşıtı görüşler en iyi ihtimalle nanemolla demokratların mızmızlığı olarak yaftalanır. Bu savaş iklimini hazırlama aşamasında tehdit ve şantajlarla soluksuz bırakılan müstakbel şehit ve yakınlarının kafasında düşmanın cebren ezilmesinin şart olduğu konusunda en ufak bir kuşku yaratacak iletişim kanalları mümkün olduğunca sansürle tıkanır. Bu nedenle uygarlığıyla karşımızda sırıtaduran dünyanın en itici bulduğu kelimelerden biri BARIŞ olmuştur. Barışın savunulması, politik bir hareket olarak da en tehlikeli sistem karşıtlığı olarak görülür. Çünkü barışı savsöz olarak benimseyenler elbette sadece dünya üzerinde dostluk ve dayanışmanın sözcülüğünü üstlenmekle kalmayıp bütün sistemin işleyişini sorgulamakta, üstüne kurulu olduğu iktidar makinesini kurcalamaktadır.
Savaş, dünyanın hızına ayak uyduramayanların, yüzyıllar boyunca üstünde tepinilmiş insanların, kalabalık yapanların, kirli, çirkin, siyah olanların, işsiz, az beslenen, cahil olanların nüfusunu kontrol edebilmek için arada başvurulan bir temizlik harekâtıdır. Savaşlara yoksullar gönderilir. Yoksul ülkelerin yoksulları birbirine kırdırılır. Dünyanın dengesi yeniden kurulur.
Şimdi bu ülkenin yoksullarının birbirine kırdırıldığı lanetli bir mevsimden bir türlü geçemiyoruz.

Thursday, October 18, 2007

Kimi demokrat yazarlarda görülen 'Hepimiz Mehmetçiğiz' sloganı da hayat algımızın paramparça edilip bize dayatılan 'taraf'lar konusunda pes etmenin bir göstergesi. "Hepimiz Ermeniyiz" sloganından alınanları, bakın biz Mehmetçiğiz de, diyerek yatıştırma çabası.
Oysa "Hepimiz Ermeniyiz" diye bağıranlar kendilerini, Ermeni oldukları için tehdit altında yaşatılanlara kalkan edip hedef olmaya hazır olduklarını ilan ediyorlardı. Yükselen ırkçı şiddete, biz kalabalığız, hepimizi öldüremezsiniz diye haykırıyorlardı. Birlikte yaşadıkları kardeşlerine sahip çıkıyorlardı.
Burada söz konusu olan ise, bir savaştır. Savaşa karşı olup barışın dilini konuşmak, bombaların gürültüsü altında güçtür elbet. Savaşın asla ve hiçbir koşulda çözüm olamayacağına inanan bir insansanız, nasıl ölen PKK'lılar için hepimiz PKK'lıyız, diye bağırmıyorsanız, Mehmetçikliğe de sahip çıkmamalısınız.
Genç insanların, sırtlarına Mehmetçik adı yüklenerek ölüme gönderilmesi karşısında acı çekiyorsanız, militarist adlandırmaların karşısında daha dikkatli davranmalısınız. Yoksa, bir şehit cenazesinde konuşma yapan gözü dönmüş müftünün "Ermeni p.....'lerine" küfredişini en azından anlaşılır kılarsınız. Ermeni-Kürt müsün? Türk müsün? Vatanı seviyor musun? Sevmiyor musun?
Biz, kimsenin Mehmetçik olmadığı, Mehmetçik olmaya zorlanmadığı, kimsenin gerilla olmadığı, olmaya zorlanmadığı bir hayatın özlemini çekenler Kürtlerin de Türklerin de mutlu olduğu bir dünyayı düşlüyoruz.
Savaş tacirlerinin, militarist hamaset dilinin gölgesi gözümüzü karartmamalı.
Hayattan taraf olmalı. Barıştan taraf olmalı.

Yıldırım Türker,Radikal 2,14-10-2007

Wednesday, September 12, 2007

Orhan Pamuk

Geçen hafta bahsetmiştim: Orhan Pamuk, Öteki Renkler'in İngilizce'ye çevrilmiş olması dolayısıyla burada bir konuşma yapmıştı. Söyleşiyi, The Independent gazetesinin edebiyat editörü Boyd Tonkin yürütmüş. Tonkin'in konuyla ilgili dün yayımlanan yazısı dikkat çekici:

Boyd Tonkin: Athens and Ankara could redraw our mental maps

Friday, July 20, 2007

Dünyanın illeti değil,yüreği ve beyni olabilmeliydik

Ağaçlar çiçek açmadığında, bitkiler tutunacak toprak bulamadığında ve sular kalan toprakları terk ettiğinde ne AB'ye girmek, ne türban sorunu, ne petrol fiyatları, ne özelleştirme, ne ÖSS ne de Irak'a operasyonun önemi kalacak.
Çünkü enerji üretim ve kullanımını, sanayiyi, tarımı ve yaşam tarzlarımızı değiştirmedikçe Meclis'teki milletvekili de, milletin kendisi de, ister kendini etnik olarak ayırsın, dini olarak ayırsın, asker olsun, memur olsun, işçi olsun, solcu ya da sağcı olsun, işli ya da işsiz olsun, yoksul ya da zengin olsun, hepimiz sadece bir tek şeyin peşinde olacağız: Hayatta kalabilmenin... Su giderek ısınıyor. Soğutmak ise bizim elimizde...
Hangi politikacı ateşi söndürecek?,Oya Ayman,Uygar Özesmi, Radikal İki, 15-07-2007

“Belki de en hüzün verici olan şey, bu işten Gaia’nın da bizim kadar ve hatta daha fazla kayıplı çıkacağı gerçeği. Yaban hayatı ve koca ekosistemler de yokolmakla kalmayacak sadece; insan uygarlığının şahsında gezegen de çok değerli bir kaynağını yitirmiş olacak. Biz sadece bir illet değiliz çünkü; zekâmız ve iletişimimiz aracılığıyla, gezegenin sinir sistemiyiz de aynı zamanda. Bizim aracılığımızla Tabiat Ana (Gaia) kendini uzaydan görebildi, kâinattaki yerini bilmeye başladı.

Dünya’nın illeti değil, yüreği ve beyni olmalıydık. Neyse, şimdi cesur olalım, sadece insan ihtiyaç ve haklarını düşünmekten vazgeçelim ve yaşayan Yeryüzüne kötülük ettiğimizi, Tabiat Ana’yla barışmamız gerektiğini görelim artık. Bunu, henüz birbirimizle müzakere edecek gücümüz varken yapmalıyız, zalim savaş beylerinin güttüğü kırık dökük bir insan güruhuna dönmeden. Her şeyden önemlisi, Gaia’nın bir parçası olduğumuzu ve Dünya’nın gerçekten bizim evimiz olduğunu hatırlamak zorundayız.”
Lovelock’a Göre Dünya Ya da Tabiat Ana 101, Ömer Madra,Açık Radyo,26-01-2006


"Hayvanın,bitkinin alıcısı doğru düzgün çalışıyor, insanınki bozuluyor sürekli,kaçıncı defadır aynı durum tekrarlanıyor,vazgeçecek dünya sizden, toplu iptale uğrayacaksınız...O alıcı dünyayla uyum içinde yaşayın diye konmuş kafanızın içine ,yirmiden fazla kıyamet koptu, nevri dönecek, fazla bile müsamaha gösterdi, kapatın petrol kuyularını, dünya bizim de yurdumuz, inip soluklanıyoruz kemiklerimizin başında, kanı mıdır yağı mıdır çekip yakıyorsunuz, boru hatları,fabrikalar,kömür havzaları,maden işletmeleri...Kapatın hepsini, yüz sürün toprağına, gönlünü alın dünyanın, zehir şehirleri kurdunuz üstünde." Latife Tekin,Muinar, Everest yayınları

Thursday, March 01, 2007

Neler yapiyoruz bugunlerde?

Defne gibi kucuk bir bebeginiz olunca disarida gecirilen vakit de kisitli oluyor. Yine de tahminimden daha iyi gecirebiliyoruz bu gunleri.
Onumuzdeki gunler/aylar ne getirir , patron pardon Defne bize izin verir mi bilemiyorum ama o dogdugundan beri daha cok film izlemeye basladik. Son gunlerde Ingmar Bergman'in filmlerini seyrediyoruz. "Scenes from a marriage" ile "Autumn Sonata"yi izledik, yine Woody Allen'in Ingmar Bergman'dan etkilenerek cektigi "Interiors"u izledik. Bir de gecenlerde Independent gazetesi haftasonunda 2 adet Eric Rohmer filmi vererek bizi sevindirdi. ("Le rayon vert" ve "Le beau marriage") Hepsi de, insan iliskileri ya da kadin-erkek iliskileri uzerine cok guzel fimler.

Evde gecirilen zamanin bir kismi da okumakla geciyor. Yine, dusundugumun tersine bebekle beraber insanin okumaya ayirabilecegi zaman da artiyormus. Vaktimin buyuk bir kismi bebegi emzirmekle gectigi icin okudugum kitabin kucuk ebatlarda ve hafif olmasi, gazetenin ise bulvar gazetesi formatinda olmasi cok onemli! Aksi takdirde sayfalari cevirmek, kitapla beraber bebegi tutmaya calismak epey zor oluyor.

Gazete demisken, haftasonlari Guardian gazetesi bir "Family" eki yayinliyor. Sadece cocuklarla ilgili degil bu ek, yine iliskiler ve genel olarak hayatla ilgili. Bu hafta sonu yayinlanan bir yaziyi cok begendim. London Review of Books'ta calisirken isinden ayrilip kizlarina bakmaya karar veren bir annenin yazisi. Okumak isterseniz soyle buyrun. http://www.guardian.co.uk/family/story/0,,2019975,00.html

Thursday, December 21, 2006

Orhan Pamuk ve Nobel

Orhan Pamuk'un kitaplarindan daha once
daha once de bahsetmistim. Nobel odulunun ardindan basinda cikan bazi soylesi ve yazilari da buraya not etmek istedim.


Nobel'e giden edebi yol (Ezgi Basaran'in Orhan Pamuk'la yaptigi soylesi,Hurriyet,10-12-2006)
Nobel ve Turkiye(Murat Belge,Radikal,12-12-2006)
Gunduz Bey ve Ogullari (Ayfer Tunç'un yaptığı bir söyleşi. Gündüz Pamuk, oğlu Orhan Pamuk'u ve Orhan Pamuk babası Gündüz Pamuk'u anlatıyor,Gunes gazetesi,4-2-1990)
Olmadi Orhan Pamuk! (Haydar Ergulen, Radikal,21-12-2006)

Monday, May 08, 2006

Koku

Kokuyla tasvir eder, kokuyla animsariz.
Yasadigimiz yerler, anilarimizda kalan kokularla birlikte yer eder bellegimizde.
Almanya deyince yeni bicilmis cim kokusu, Mersin'i düsününce iyot kokusu geliyor aklima, bir de mis kokulu portakal çiçekleri.

Cezayir deyince de kahve.
Bu ülkenin toplumsal yasaminda kahvenin cok önemli bir yeri var.
Cezayirliler, güne Fransizlar gibi kruvasan yiyip kahve icerek basliyorlar.
Burada, bizim ayak üstü bir şeyler yiyip içtiğimiz büfelere benzer kahveler var.
Yalnizca erkeklerin gittiği bu yerlerde , biraz da sokaga tasarak sohbet edip kahvelerini yudumluyorlar.

2004’te buraya ilk geldigimizde, alt katta, balkonunda kahve icen komsudan yükselen kokunun etkisiyle, cok da tiryakisi olmadigimiz halde, bir sabah meydandaki kahvenin yolunu tutmustuk.
Ben bir bankta oturup beklerken, Soner karsidaki kahveden iki bardak kahve alip gelmisti. Likor bardağına benzer küçük bardaklarda icilen bu kahve espressoya benziyor ve oldukca koyu.

Simdi bu yeni evde de, her sabah komsularin pencerelerinden süzülüp bize misafir olan kahve kokusu düsündürdü bana bunlari.
Hafizami yokluyorum da, onca yil yasadigim Istanbul'dan belli bir koku kalmamis bana sanirim. Belki bir tek Emirgan’daki ihlamurlar, temmuz ayinda ciceklenen agaclarin baygin kokusu.

Monday, February 27, 2006

Bugünlerde_4


Dün gece, Bedri Rahmi-Eren Eyüboglu ciftinin 1937-1950 yillari arasinda birbirine yazdigi mektuplari okumaya basladim. İs Bankasi Kültür yayinlarindan cikan bu kitabi, ogullari Mehmed Hamdi Eyüboglu yayima hazirlamis.

İlk mektuplarda bir bucuk iki aylik ayriliklarin bile kendilerine göre olmadigini dile getirseler, en kisa sürede kavusmak, "bir yastikta kocamak" isteseler de uzun ayriliklar vardir yazgilarinda.

"Buciskam. Sana cok üzgün olarak böyle bir hayatin hic de bana göre olmadigini söylemek istiyorum. Babamlarda kalirsam, sabahlarimi kaybediyorum. Eger bizim evde kalirsam, canim Buciskam yanimda olmayinca bu sefer de kendimi feci halde yapayalniz hissediyorum. Buna ragmen, her gün evimize ugrayarak kücük bahcemizle ve sevgili kara kedimiz Negüs'ümüzle ilgileniyorum. Simdilik her sey yolunda. Herkes seni kucakliyor, öpüyor. " B.R.

Bedri Rahmi, mektuplarinda "bir aziz tasviri kadar uslu durdugunu" yazsa da, cok sevdigi Buciska'sini, Eren'i aldatir. Buciska kalbi kirik olsa da ölene kadar Gaguli'yle yasar, zor günlerinde ona destek olur.

İki sanatcinin mektuplari, hem yasadiklari dönemin hem de uzun soluklu bir yoldasligin birinci elden tanikligini yapiyor.

"Karadut" gercegi, Can Dündar, Milliyet Gazetesi, 09-03-2004

Saturday, February 18, 2006

Kar

Orhan Pamuk okumaya devam.Kar'a baslamak icin ilginc bir zamani secmisim. Kitaba basladigim günlerde bir yandan lapa lapa kar yagiyor, bir yandan din ve düsünce özgürlügü tartismalari bütün dünyada üzücü bir noktaya dogru gidiyordu.

Orhan Pamuk-Tuğrul Eryilmaz söylesisi,Milliyet,24-01-2002
On Trial,Orhan Pamuk, The New Yorker,19-12-2005
Orhan Pamuk -Dick Gordon söylesisi,The Connection,10-12-2004

Friday, December 16, 2005

Richard Brautigan

Soner'le yeni tanistigimiz, birbirimizi yeni yeni tanidigimiz gunlerdi.
"Richard Brautigan" diye bir yazardan bahsediyordu bana. Ne duymus,ne de kitaplarini gormustum.
Soner, "Karpuz Sekerinde" adli kitaptan bahsediyordu en cok ya,YKY'den cikmis bu kitabi bulamamistim, baskisi coktan tukenmisti.

"Kürtaj" ve "Yani Rüzgar Herseyi Alip Goturmeyecek" adli kitaplarini almis ve cok sevmistim.
Zaman icinde diger kitaplarini da, kizi Ianthe Brautigan'in yazdigi kitabi da edinip okuduk, Soner'le beraber.


Richard Brautigan,kiziyla beraber

Her bir kitabini farkli nedenlerle severim Brautigan'in.
Bazi hikayeleri, siirleri müthis bir hayal gucunun urunuyken, bazilari eglencelidir. Bazisi huzunludur, bazisinda ise keskin bir zekaya rastlarsiniz.
Ne olursa olsun, Brautigan'in kitaplarini karistirmak, bir kac satir da olsa okumak, kendimi daha iyi hissetmemi saglamistir hep.
Yaklasik bir yildir kendi esyalarimizdan, dolayisiyla kitaplarimizdan ayri kaldigimiz icin, bugunlerde onlari yeniden kesfediyorum.
Elimin altinda bir yere koydum Brautigan'in kitaplarini, ara sira karistiriyorum.

Please Plant This Book, Richard Brautigan