Showing posts with label edebiyat. Show all posts
Showing posts with label edebiyat. Show all posts

Wednesday, September 08, 2010

Orhan Pamuk:Manzaradan Parçalar


Uçağın kalkmasını beklerken gazeteciye uğrayıp Express dergisi var mı diye bakmaya karar verdim.Yokmuş.Birden gözüm Orhan Pamuk'un kitabına ilişti.Yeni kitabı mı çıkmış,hiç haberim yok.Alelacele içine göz attım,eski yazılarından bir toplama mı diye,değil.Eski yazılar da var ama yeni yazılar çoğunlukta.
Tesadüfe bakın ki,iki yıl önce de Çıralı'ya tatile giderken bir Orhan Pamuk kitabı vardı elimizde:Masumiyet Müzesi. Çıralı'nın o dingin atmosferinde gece geç saatlere kadar Orhan Pamuk'u okuyup,gece yarısı uyandığımda zihnimde kalan uzun cümleler..Uzun zamandır özledigim bir şeydi bu..

Tadımlık:
Benim için okumak,metnin anlattığı şeyi aklımızın sinemasında canlandırma işidir.Okumakta olduğumuz metinden başımızı kaldırır,bakışlarımızı duvardaki bir resme,pencereden dışarıya ya da karşımızdaki manzaraya çeviririz,ama aklımız gördüğümüz şeyle değil,az önce hakkında okuduğumuz öteki dünyayı canlandırmakla meşguldür.Yazarın hayal ettiği öteki dünyayı bizim görebilmemiz,mutlu olabilmemiz için hayal gücümüzün harekete geçmesi gerekir.Bu da okuduğumuz metnin,öteki mutlu dünyanın yalnız okuyucusu değil,bir parçası,hatta biraz da onun yaratıcısı olduğumuz izlenimini vererek bizi mahrem bir mutluluğa çağırır.Kitap okumayı,iyi bir edebiyat eserini okumayı vazgeçilmez yapan şey,bu mahrem mutluluktur işte.

Manzaradan Parçalar,Hayat,Sokaklar,Edebiyat,İletişim yay.

Tuesday, June 24, 2008

Unaccustomed Earth

Bugünlerde Jhumpa Lahiri'nin Unaccustomed Earth adli kitabini okuyorum.
Lahiri Amerika'da yaşayan Bangladeş asıllı bir kadın yazar. Kitap göçmenlik üzerine öykülerden oluşuyor.Sevgili Evren'in deyişiyle biz de katmerli göçmen olduğumuz için bu tür kitaplar ilgimi çekiyor.
Yazarın çok duru bir yazım tarzı var.Uzun süredir okuduğum en güzel kitaplardan biri diyebilirim.
Kitap,Nathaniel Hawthorne'dan alıntılanmış şu cümleyle başlıyor:

"Human nature will not flourish, any more than a potato, if it planted and replanted, for too long a series of generations, in the same worn-out soil.My children have had other birthplaces, and, so far as their fortunes may be within my control, shall strike their roots into unaccustomed earth."

Yazarla yapılmış bir söyleşi,The Independent
Bir başka söyleşi,The Guardian

Tuesday, June 10, 2008

Üç kitap

Son zamanlarda bizim evde çizgi roman okunuyor.Bu resimli kitaplar Defne'nin de çok ilgisini çekiyor!
Bahsetmek istedigim ilk kitap
Art Spiegelman'in Maus'u.

Bir çizgi roman klasiği olarak kabul ediliyor. Art Spigelman,kendi ailesinin tarihi üzerinden Auschwitz olaylarini ve soykırımı anlatıyor.Kesinlikle çok etkileyici bir kitap.
Meraklısına not; Ekşi Sözlük'te yazılanlara bakılırsa Türkçe çevirisi pek parlak değilmiş.



Marjane Satrapi,Fransa'da yaşayan İranlı bir çizer.O da kendi ailesinin tarihi üzerinden İran'ın yakın tarihini konu ediniyor.
Geçen yıl Cannes film festivalinde ödül alan animasyon filminin DVD'si çıktı,sinemalarda da gösterimde.Biz hem DVD'sini izledik,hem kitabı okuduk.Genelde, okuduğum kitapların film versiyonları beni hep hayal kırıklığına uğratır.Bu kez öyle olmadı, filmi de çok sevdim.



Raymond Briggs de İngiltere'nin yakın tarihini anne ve babası üzerinden anlatıyor.Kitap anne ve babanın (Ethel ve Ernest) tanışmasıyla başlıyor.Yakın tarihe dair ilginç detaylardan bahsediyor.Örneğin Ethel ve Ernest evlenip 1930larda mortgage'la ev alıyorlar.İkinci Dünya Savaşı, ilk araba,ilk TV, ilk radyo (wireless diyorlar) ve ilk telefonun yaşattığı heyecan.. Burada yaşadığımız için de sevdik sanırım bu kitabı.

Thursday, October 11, 2007

Doris Lessing

Nobel edebiyat ödülünü Doris Lessing kazanmış.
Birkaç yıl önce Metis yayınlarınca çevrilen Kedilere Dair adlı kitabını okumuş, çok sevmiştim.Diğer kitaplarına da bakmalı.

"Bej renkli, ... ön ayakların bitiminde gümüşe çalan patiler. Kenarları beyazla çerçevelenmiş olduğu için simli gibi duran kulaklar dikilip, öne arkaya oynardı; dinleyerek, algılayarak. ... Kuyruğu, ucu sanki diğer organlarının alamadığı mesajları alıyormuş gibi, bir başka boyutta oynardı. Hava kadar hafif, pür dikkat oturur, tüyleriyle, bıyıklarıyla, kulaklarıyla, bütün varlığıyla, bakar, işitir, hisseder, koklar, içine çekerdi. Eğer balık sudaki hareketin somutlaşmış, şekillenmiş haliyse, endamına bakılırsa kedi de hissedilmeyen havanın çizgiye dökülmüş ve biçimlenmiş hali.
Ah kedi; derdim, daha doğrusu tapınırdım: Güzeeeel kedi! Nefis kedi! Zarif kedi! İpek kedi! Tüylü baykuş gibi yumuşacık kedi, kelebek patili kedi, süslü kedi, inanılmaz kedi! Kedi, kedi, kedi, kedi."




"I was coming back from the hospital with my son Peter who was sick. I stepped out of a taxi and there were all these cameras, a whole posse of photographers. As this street is very good for that kind of thing, I thought they were shooting a soap or an episode of Morse or something. But it was me. So I first heard that I had won the Nobel prize for literature from the reporters.
"It is the most glamorous prize, and naturally it has got a lot of prestige, which none of the other prizes have, so it's the icing on the cake. At one point, sometime in the 70s, they [the Nobel academy] didn't like me - they said they didn't - but they seem to have changed their minds. Committees are like that. Of course I didn't expect to get it. I've been on the shortlist for 40 years. It is good to be the 11th woman on the list, I'm only sorry that one of the first or fourth or the fifth wasn't Virginia Woolf. But I don't think it is helpful to talk about writers in terms of male and female. A lot of British writers have won it, which is good. We produce a lot of good writers. I've been talking non-stop all day. I've spoken to my publisher and agent and old friends who rang me up, which was very good. There were lots of people who have wanted me to have it for a long time, so it is very nice that I have. I'm exhausted. To celebrate I'd have to go and buy champagne. I'm going to bed."

Wednesday, September 12, 2007

Orhan Pamuk

Geçen hafta bahsetmiştim: Orhan Pamuk, Öteki Renkler'in İngilizce'ye çevrilmiş olması dolayısıyla burada bir konuşma yapmıştı. Söyleşiyi, The Independent gazetesinin edebiyat editörü Boyd Tonkin yürütmüş. Tonkin'in konuyla ilgili dün yayımlanan yazısı dikkat çekici:

Boyd Tonkin: Athens and Ankara could redraw our mental maps

Thursday, December 21, 2006

Orhan Pamuk ve Nobel

Orhan Pamuk'un kitaplarindan daha once
daha once de bahsetmistim. Nobel odulunun ardindan basinda cikan bazi soylesi ve yazilari da buraya not etmek istedim.


Nobel'e giden edebi yol (Ezgi Basaran'in Orhan Pamuk'la yaptigi soylesi,Hurriyet,10-12-2006)
Nobel ve Turkiye(Murat Belge,Radikal,12-12-2006)
Gunduz Bey ve Ogullari (Ayfer Tunç'un yaptığı bir söyleşi. Gündüz Pamuk, oğlu Orhan Pamuk'u ve Orhan Pamuk babası Gündüz Pamuk'u anlatıyor,Gunes gazetesi,4-2-1990)
Olmadi Orhan Pamuk! (Haydar Ergulen, Radikal,21-12-2006)

Friday, November 24, 2006

Bulustugumuz Yer Burasi

John Berger'in son kitabi "Here is where we meet", Cevat Capan-Gonul Capan-Muge Gursoy Sokmen cevirisiyle yayinlanmis.
Kitap, 2005te Ingiltere'de yayinlandiginda yazarin onuruna bir dizi etkinlik yapilmisti. O gunlerde biz Cezayir'deydik, kitaptan ve etkinlikten internet sayesinde haberdar olmustuk, kisa bir yazi yazmistim John Berger'la ilgili. Ayni gunlerde Turkiye'de birileri Orhan Pamuk'un kitaplarini yakma onerisiyle gundemi isgal ediyordu...


(18/4/2005 tarihinde Acik Radyo'nun internet sitesinde yayinlanmistir)

İşte Buluştuğumuz Yer


Görsel sanatlarla ilgilenip de John Berger adını duymayan yoktur. Berger’in Görme Biçimleri adlı kitabı artık bir klasik niteliğinde. Günümüzün en etkili sanat eleştirmenlerinden biri sayılan marksist düşünür, aynı zamanda şair, senaryo yazarı, romancı ve belgesel yazarı.



1926 Londra doğumlu Berger, 16 yaşında Central School of Art’a girse de 2. Dünya Savaşı yüzünden eğitimini yarıda bırakmak ve iş hayatına atılmak zorunda kalır. Çalıştığı şirkette faşizmden kaçan Avrupalı entelektüellerle - yazarlar, felsefeciler, ressamlar, tarihçiler- tanışır ve onlardan pek çok şey öğrenir. Yıllar sonra, “Üniversiteye gidemedim ama 16 yaşındayken yaşadığım o dönem benim için çok güzel bir eğitimdi” diyecektir. Kendi deyimiyle “ikinci eğitim dönemi” 70lerin başında Fransız Alpleri’nde bir köyde yaşamaya karar vermesi ile başlar. Pek çok kişi bu durumu yadırgasa, arkadaşlarından biri “napıyorsun,sen daha yaşlanmadın!” dese de kararını vermiştir. “Birden fark ettim ki, hikâyelerini yazdığım insanlar hakkında pek az şey biliyorum. Benim yabancısı olduğum yaşam şartları, pek çok insanın yaşamak zorunda kaldığı türdendi. Üstelik koşullar giderek kötüleşti. Sadece okuyarak bu insanların hayat şartlarını anlayamazsınız. İnsanın bizzat yaşaması, tecrübe etmesi gerekir.”



“Burada, samimi olduğum kişiler, çocukluklarını da burada geçirmiş olan yaşlı çiftçiler.Gençler, çoktan köyü bırakıp gitmişlerdi. Yaşlı çiftçiler benim öğretmenlerim oldular. Onlardan doğa, toprak ve mevsimler hakkında çok şey öğrendim. Hayvancılığa ve tarıma dair pek çok pratik işi ve yaşamın değerini onlardan öğrendim.” Bir zamanlar Avrupa’da adlı üçlemesini bu ortamda kaleme alan Berger, yok olmaya yüz tutan köylülüğü, köyden kente göç eden köylülerin şehirde var olma çabalarını dile getirir.



1972 yılında G. adlı romanı ile Booker ödülü kazanır. Ödülünün yarısını Kara Panterler’le paylaşacaktır. Yedinci Adam, en sevdiği kitaplarından biri. “Bir yazar olarak bana en fazla tatmin sağlayan anlardan birini İstanbul’da yaşadım. Bunun ödüllerle falan ilgisi yok. Bir arkadaşım, İstanbul’un varoşlarından birinde oturan bir ahbabını ziyarete edecekti, ben de kendisine eşlik ettim. Çay içtik,sohbet ettik ve raflardan birine gözüm takıldı; yirmi kadar kitap vardı. Birisi de Yedinci Adam’dı. O an, yazar olduğum için kendimi çok şanslı hissettim. Kitaptaki deneyim,yaşamın deneyimine erişmişti, kabul edilmiş ve dile getirilmişti.”



Yıllardır Fransız Alpleri’nde sade bir yaşam süren John Berger’dan bir hayli uzak kalan Britanyalı sanatseverler bugünlerde Londra’da yazarın onuruna bir dizi etkinlik düzenliyorlar. Yazarın henüz yayımlanmamış yeni kitabı “ Here is where we meet” (Buluştuğumuz Yer) ile aynı adı taşıyan etkinlik 11 Nisan’da başlayıp 18 Mayıs’a kadar sürüyor. Pek çok söyleşinin, performansın,film gösteriminin, münazaranın yer alacağı etkinliğe Geoff Dyer, Michael Ondaatje, Anne Michaels ve Simon McBurney gibi yazarlar da katılacak ; yazının amacını,nelere muktedir olduğunu ya da olamadığını tartışacaklar.



İnsanın şimdi Londra’da olmak vardı diyesi geliyor ya, biz şimdilik, kitap yakmaktan, kitap imha etmekten kurtulup, yazar kadri bilir bir toplum olacağımız günlerin uzakta olmadığını umalım.

Kaynaklar:

www.johnberger.org

www.sfgate.com John Berger söyleşisi,(Kenneth Baker) 06-01-2001

www.telegraph.co.uk , Sanatçının vahşi ve yaşlı bir adam olarak portresi, 23-07-2001

Thursday, May 18, 2006

Kütüphane

Sevdigim yazarlarin, kitaplara, sevdikleri, selamladiklari yazarlara, kütüphanelerine iliskin yazdiklari hep ilgimi cekmistir. Yillar önce Murathan Mungan’in, "Kitapligin Önünde" başlıklı yazısını çok severek okudugumu anımsıyorum.
Ben de ara sira, kitapligimin önünde durup kitaplara bakar, düsünürken, sevdigim kitaplarin sayfalarini karistirip, henüz oku(ya)madigim kitapların zamani gelmis mi acaba diye bir irdeleme yaparken, hiç degilse alti ayda bir, ya da yilda bir kez olsun, Mungan’in o yazisini acar yeniden göz gezdiririm.

Enis Batur’un Kütüphane adli kitabi yayinlaninca almamak olmazdi.

".....Süphesiz bana deneyimlerimin sagladigi bir sigorta bilgisi var; nereye gidersem gideyim, kitapcilarin ya da kütüphanelerin bulvarlari, evden bulundugum yere uzanan sokaklarla kesisecek, biri nasilsa öbürüne cikacak. Beni yatistirmak icin, kitaplara zihnimden dokunma durumunun dogmasi yeterli: Onlari elime alamasam, sayfalarini karistirmasam da olur. Isigi yanan bir pencerenin yanindaki duvara kurulmus raflar rahatlatir icimi: Yabanci bir kentte, geceyarisi sessiz, arasokaklarda yürürken karsima cikacak bu görüntü, kabileden birinin yanindan gectigim bilgisi, gövdemin isisini korumasina yeter."

Kütüphane(Bir Baska-Labirent Öyküsü), Sel yayincilik, 2005

Monday, May 08, 2006

Koku

Kokuyla tasvir eder, kokuyla animsariz.
Yasadigimiz yerler, anilarimizda kalan kokularla birlikte yer eder bellegimizde.
Almanya deyince yeni bicilmis cim kokusu, Mersin'i düsününce iyot kokusu geliyor aklima, bir de mis kokulu portakal çiçekleri.

Cezayir deyince de kahve.
Bu ülkenin toplumsal yasaminda kahvenin cok önemli bir yeri var.
Cezayirliler, güne Fransizlar gibi kruvasan yiyip kahve icerek basliyorlar.
Burada, bizim ayak üstü bir şeyler yiyip içtiğimiz büfelere benzer kahveler var.
Yalnizca erkeklerin gittiği bu yerlerde , biraz da sokaga tasarak sohbet edip kahvelerini yudumluyorlar.

2004’te buraya ilk geldigimizde, alt katta, balkonunda kahve icen komsudan yükselen kokunun etkisiyle, cok da tiryakisi olmadigimiz halde, bir sabah meydandaki kahvenin yolunu tutmustuk.
Ben bir bankta oturup beklerken, Soner karsidaki kahveden iki bardak kahve alip gelmisti. Likor bardağına benzer küçük bardaklarda icilen bu kahve espressoya benziyor ve oldukca koyu.

Simdi bu yeni evde de, her sabah komsularin pencerelerinden süzülüp bize misafir olan kahve kokusu düsündürdü bana bunlari.
Hafizami yokluyorum da, onca yil yasadigim Istanbul'dan belli bir koku kalmamis bana sanirim. Belki bir tek Emirgan’daki ihlamurlar, temmuz ayinda ciceklenen agaclarin baygin kokusu.

Monday, February 27, 2006

Bugünlerde_4


Dün gece, Bedri Rahmi-Eren Eyüboglu ciftinin 1937-1950 yillari arasinda birbirine yazdigi mektuplari okumaya basladim. İs Bankasi Kültür yayinlarindan cikan bu kitabi, ogullari Mehmed Hamdi Eyüboglu yayima hazirlamis.

İlk mektuplarda bir bucuk iki aylik ayriliklarin bile kendilerine göre olmadigini dile getirseler, en kisa sürede kavusmak, "bir yastikta kocamak" isteseler de uzun ayriliklar vardir yazgilarinda.

"Buciskam. Sana cok üzgün olarak böyle bir hayatin hic de bana göre olmadigini söylemek istiyorum. Babamlarda kalirsam, sabahlarimi kaybediyorum. Eger bizim evde kalirsam, canim Buciskam yanimda olmayinca bu sefer de kendimi feci halde yapayalniz hissediyorum. Buna ragmen, her gün evimize ugrayarak kücük bahcemizle ve sevgili kara kedimiz Negüs'ümüzle ilgileniyorum. Simdilik her sey yolunda. Herkes seni kucakliyor, öpüyor. " B.R.

Bedri Rahmi, mektuplarinda "bir aziz tasviri kadar uslu durdugunu" yazsa da, cok sevdigi Buciska'sini, Eren'i aldatir. Buciska kalbi kirik olsa da ölene kadar Gaguli'yle yasar, zor günlerinde ona destek olur.

İki sanatcinin mektuplari, hem yasadiklari dönemin hem de uzun soluklu bir yoldasligin birinci elden tanikligini yapiyor.

"Karadut" gercegi, Can Dündar, Milliyet Gazetesi, 09-03-2004

Saturday, February 18, 2006

Kar

Orhan Pamuk okumaya devam.Kar'a baslamak icin ilginc bir zamani secmisim. Kitaba basladigim günlerde bir yandan lapa lapa kar yagiyor, bir yandan din ve düsünce özgürlügü tartismalari bütün dünyada üzücü bir noktaya dogru gidiyordu.

Orhan Pamuk-Tuğrul Eryilmaz söylesisi,Milliyet,24-01-2002
On Trial,Orhan Pamuk, The New Yorker,19-12-2005
Orhan Pamuk -Dick Gordon söylesisi,The Connection,10-12-2004

Wednesday, February 01, 2006

I Send You this Cadmium Red




Birkaç gün önce I Send You this Cadmium Red'i okudum. Bu kitap, John Berger ve sanatci dostu John Christie'nin birbirlerine yazdıkları mektuplardan olusuyor.
İki arkadas renklerle ilgili bir calisma yapmayi, belki de bir kisa film cekmeyi düsünüyorlarmis. John Christi, nasil baslasak diye düsünürken, John Berger "Sadece bir renk gönder" deyivermis ve baslamislar yazismaya.
Mektuplara ek olarak birbirlerine cesitli cizimler ve resimler de göndermisler ki, kitabin en önemli özelligi de bütün bunlarin cok güzel bir baskiyla biraraya getirilmis olmasi.
John Christie, "I send you this cadmium red" diyerek baslar ilk bölüme. John Berger kirmizinin bu tonunu "masum" olarak nitelendirir, "cocuklugun kirmizisi".
"Perhaps my favourite red is Caravaggio's. He uses it in painting after painting. (The Death of the Virgin in the Louvre for example)
The red by which you swear to love forever. The red whose father is the knife. The red which Naguib Mahfouz was thinking about in Cairo, when he wrote: "The beloved may absent herself from existence, but love does not."

Thursday, January 26, 2006

Bugünlerde_2


Paul ve Jean de Limbourg'un Berry dükü icin resimledikleri Tres Riches Heures adli kitaptan,Mayis,1410 dolaylari.Bu minyatür,saray mensuplarinin kutladigi bahar bayramini betimliyor.


Kara Kitap'tan sonra Yeni Hayat'a basladim.
Bir de Sanatin Öyküsü'ne. Sanatin öyküsünü cok akici bir dille anlatan bu kitabi bes-on yil önce okumus olmayi cok isterdim.

Tuesday, January 17, 2006

Bugünlerde_1

Yeni bir baslik ekledim, yan tarafa: "Bugünlerde" diye, bugünlerde okuduklarimi, dinlediklerimi paylasmak amaciyla.

Bugünlerde Orhan Pamuk'un Kara Kitap'ini okuyorum. Yillar önce, lisedeyken Sessiz Ev'i okumaya calismis, kitaba pek de isinamamistim. Sonra da mesafeli durdum Orhan Pamuk'un kitaplarina. Ta ki gecen yaz, İstanbul: Hatiralar ve Sehir'i okuyana dek. Benim Adim Kirmizi'dan sonra, bugünlerde Kara Kitap'in sayfalari arasinda dolasiyorum.

"Kimse bana kitap hediye edemez", Milliyet Kitap Eki, Orhan Pamuk söylesisi

Otha Turner & the Afrossippi Allstars'i Epitonic adli müzik sitesinden bulduk. Bugünlerde odamda "Senegal to Senatobia"nin tinilari yankilaniyor. Epitonic'te yer alan tanitim yazisindaki gibi, "Senegal to Senatobia"yi dinlerken gözlerinizi kapayin ve yagmurda dans ettiginizi hayal edin.

Saturday, January 07, 2006

Yedinci Adam

John Berger'in Yedinci Adam adli kitabini uzun zamandir ariyor, bulamiyordum.

Kitabi aramamin bir sebebi, benim de o gocmen iscilerden birinin kizi olmamsa bir diger sebebi de, kitabin yazarin kendisi icin de cok özel bir kitap olmasiydi.

"Bir yazar olarak bana en fazla tatmin sağlayan anlardan birini İstanbul’da yaşadım. Bunun ödüllerle falan ilgisi yok. Bir arkadaşım, İstanbul’un varoşlarından birinde oturan bir ahbabını ziyarete edecekti, ben de kendisine eşlik ettim. Çay içtik,sohbet ettik ve raflardan birine gözüm takıldı; yirmi kadar kitap vardı. Birisi de Yedinci Adam’dı. O an, yazar olduğum için kendimi çok şanslı hissettim. Kitaptaki deneyim,yaşamın deneyimine erişmişti, kabul edilmiş ve dile getirilmişti."

Nihayet bir kac gün önce kitabi buldum. John Berger'in yazdigi, John Mohr'un fotografladigi kitabın Türkcesi 1987 basimi ve Cevat Capan tarafindan cevrilmis.
Önsözde de belirtildigi gibi, kitabin temasi "özgürlügün yok olusu". Avrupa'ya goc eden iscilerin tarihi, göc etmeden önce kendi ülkelerinde göc etmek, edebilmek ugruna yasadiklari ve gittikleri ülkelerdeki deneyimleri, yasama kosullari siirsel bir dille anlatiliyor.

"Onlar emeklerini sunmaya gelmektedirler.Is gucleri kullanilmaya hazir durumdadir. Üretimi bundan yararlanacak sanayilesmis ülke, bu is gücünün yaratilmasindaki giderlerin hic birine katilmamistir. Calisamayacak kadar hasta ya da yasli gocmen iscilerin gecmisleri icin gerekli ödemeyi de yüklenmeyecektir. Sehirlesmis ülkelerin ekonomisi bakimindan göcmen isciler ölümsüzdürler: ölümsüzdürler cünkü sürekli olarak yerleri baskalariyla doldurulabilir. Göcmen isciler dogmaz, yetistirilmez, yaslanmaz, yorulmaz, ölmezler. Bir tek islevleri vardir onlarin: calismak. Hayatlarinin bütün öbür islevleri geldikleri ülkelerin sorumlulugu altindadir."

Friday, December 16, 2005

Richard Brautigan

Soner'le yeni tanistigimiz, birbirimizi yeni yeni tanidigimiz gunlerdi.
"Richard Brautigan" diye bir yazardan bahsediyordu bana. Ne duymus,ne de kitaplarini gormustum.
Soner, "Karpuz Sekerinde" adli kitaptan bahsediyordu en cok ya,YKY'den cikmis bu kitabi bulamamistim, baskisi coktan tukenmisti.

"Kürtaj" ve "Yani Rüzgar Herseyi Alip Goturmeyecek" adli kitaplarini almis ve cok sevmistim.
Zaman icinde diger kitaplarini da, kizi Ianthe Brautigan'in yazdigi kitabi da edinip okuduk, Soner'le beraber.


Richard Brautigan,kiziyla beraber

Her bir kitabini farkli nedenlerle severim Brautigan'in.
Bazi hikayeleri, siirleri müthis bir hayal gucunun urunuyken, bazilari eglencelidir. Bazisi huzunludur, bazisinda ise keskin bir zekaya rastlarsiniz.
Ne olursa olsun, Brautigan'in kitaplarini karistirmak, bir kac satir da olsa okumak, kendimi daha iyi hissetmemi saglamistir hep.
Yaklasik bir yildir kendi esyalarimizdan, dolayisiyla kitaplarimizdan ayri kaldigimiz icin, bugunlerde onlari yeniden kesfediyorum.
Elimin altinda bir yere koydum Brautigan'in kitaplarini, ara sira karistiriyorum.

Please Plant This Book, Richard Brautigan

Tuesday, July 26, 2005

Yol bilen kervana katılmaz

Her gün tekrarlanan, her gün tekrarlandığı için her gün yeniden fark edilmek istenmeyen, keşfedilmesi mümkün yanı kalmış olsa bile keşfedilmedik yanıkalmadığı sanılan bir seyrüsefer dizgesi. Sabahla akşam arasi tekrarlanan, boş zamanlari bile tekrar mantığıyla üreten bu hal ve gidişe ayak uydurmamayı seçebilenler küçük bir azınlık oluşturuyor: Sistem'in dışına çıkabilmiş olanlardan söz edilebilir mi, güç, daha çok dışına düşmüş,düşürülmüş olanlarin ayrıldıkları ileri sürülebilir. Çarkin dişlileri öylesine açgözlü biçimde geçmiş durumda ki etlere,tekdüze yaşamdan tek sıyrılabilme bölgesi olarak karşılarına çıkan "izin" dönemlerinde de ( insanlarin biraz olsun yaşamaya hak kazanmalarının sınırlı süreli "izin"lere bağlılıgı acı verici) çoktanseçmeli bir çark bekliyor insanları. "Yol bilen kervana katılmaz." diyor atasözü. İyi ama ne demektir yol bilmek? Kaç kişide nasıl, öğrenme dürtüsü, güdüsü, cüreti bırakıyor Hayat? Yüksek, uçari, uçuk olan değil burada altı çizilen; düşük, düşkün olan da değil : Ortalama bir hayatın kalıbı çatlatılabilir mi? (Enis Batur, Acı Bilgi, YKY)

Göçmüş Kediler Bahçesi'nden



Fotograf : Bibik


Kedilere benzeyebilseydik keske. Öyle diyesim geliyor sik sik, bu son yillarda. Yasadiklari anin iyicene farkindalar gibi. Bir sey bekliyorlarsa bir deligin basinda, onlari oyalayip oradan uzaklastirmak pek güç. Bildikleri bir yerde bildikleri bir is görülürken, her gün seyrettikleri, kendilerince katildiklari (anlayamadigimiz, bakarak da bir ise katilinabilirligidir) o ise sanki ilk kez bakacaklarmis gibi, uyuklamakta olduklari yerden kalkmaga üsenmeden gidip seyrederler yapilanlari... uykularinin hangi katindalarsa, o katin uykusunu yasarlar.
Bizlerse, uydurdugumuz bir zamanla övünürken, her isimizi, her sözümüzü o zamanin akisi içinde ötede, ileride, gelecekte varilacak, bir noktaya varmak üzere yapiliyor ya da söyleniyor görürken, yapmakta, söylemekte oldugumuz seyi unutuveriyoruz. Bir erege yönelerek, bir erek düsüne kapilarak giderken, sonralari -biz göçtükten sonra- yasamimiz, daha da ileri vararak, yazgimiz adi verilecek bir dizi anin her birinin biricikligini, degistirilemezligini, yerine konmazligini suncacik olsun farketmiyoruz. (bu yasamin bölük pörçük birkaç anisi bir iki yakinimizin belleginde kalabilir ya, bunlarin bir süreklilik, bir anlamlilik tasimis olabileceklerini bilecek tek kisi -kendimiz- yokluga karismis gitmistir artik). "Farketmiyoruz" dedim, meger ki gerçekten sonumuza yaklasmis olalim. Yanilmiyorsam, kimimiz (yolun oralarinda) anlayip ögreniyor kimi seyi: susup dinlemegi örnegin... Yaptigi, gördügü, isittigi her seyin agirligini bir yerlerinde duymagi; bir çocuk gülüsünün, bir günes sizintisinin, bir gözyasinin avuçtaki yuvarlikligini, ferahlatici serinligini, sayisizligini ya da sayiya gelmezligini; mutlulugun, aciyi, sevinci art arda ayirim yapmaksizin yasamak olabilecegini... Hele biraz yaslanilmissa, görülen, isitilen, tadilan her seye, geçmis yasantilarin da gelip desteklik, yastiklik edebilecegini... ama kedi sever gibi sevmemeliyiz sevdiklerimizi.(Bilge Karasu-Göçmüs Kediler Bahçesi)