Showing posts with label düşünceler/gözlemler. Show all posts
Showing posts with label düşünceler/gözlemler. Show all posts

Monday, October 15, 2007

Blog Hareket Günü

Bugün Blog Hareket Günü.15000den fazla blogcu bugün bloglarında aynı konuya yer vererek "çevre" temalı yazılar yayınlıyor.

Bloggers Unite - Blog Action Day
Sevgili okuyucu, ben bugün sizi vejetaryan olmaya davet ediyorum.
Eğer çevreci olduğumuzu varsayıyorsak yiyeceklerimiz hakkında da düşünmeliyiz.
Yakıt tüketimimizi,plastik torba kullanımımızı azaltmaya çalşıyor,enerji tasarruflu ampuller kullanıyor, yerel yiyecekler alıyorsak, tabağımızdaki etin de nereden, nasıl geldiğini düşünmemiz,sorgulamamız gerekiyor.
Endüstriyel hayvancılığın çevreye verdiği zararlar had safhada.
Bu bir gecede olacak iş değil elbette, yine de aklınızın bir köşesinde kalsın isterim....
Yarın alışveriş yaptığınız marketin et reyonları arasında dolaşırken düşünün.
Paketlenmiş "ürünlerin" geçmişini bir düşünün.
Tabağınıza koyduğunuz etin neyi simgelediğini düşünün.
Korkuyu mu? Acıyı mı? Şiddeti mi?
İnternetteki vegan ve vejetaryen siteleri, blogları dolaşın.
Bilgilenin, ilham alın.
PETA'dan kendinize bir vejetaryen başlangıç paketi ısmarlayın.
Kendinizi hazır hissetiğinizde birkaç gün bu şekilde beslenmeyi deneyin.
Türkçe siteler içinde benim oldukça kapsamlı bulduklarım şunlar:
Sevgili Nükhet'in blogu: Vegan
Vejetaryen Beslenme

Çevreci olduğunuzu düşünüyor ama et yiyor,hayvanların şiddete maruz kalmasına göz yumuyorsanız,bu konuyu es geçmeyin, sorgulayın.

Wednesday, October 03, 2007

Kütüphane

Burada en sevdiğim şeylerden biri, oturduğumuz yerde çağdaş bir kütüphane olması.
Kitapların yanı sıra CD ve DVDler de var.
Kütüphane günün hemen her saatinde çok işlek bir yer. Yani yalnızca öğrencilerin ödev yapmak,ders çalışmak için geldikleri bir yer değil, her yaş grubundan insanla karşılaşabileceğiniz, hayatla içiçe bir yer.
Çocuklara kitap okumayı sevdirmek için 0-5 yaş grubuna özel aktiviteler var.
Biz de bir kaç hafta önce Defne'yi kütüphaneye kaydettirdik.



Bebekler için tekerleme saati, daha büyük çocuklar için öykü saatleri düzenliyorlar. İki haftadır Salı günleri oraya gidiyoruz. Başka bebekleri görmek, müzik dinleyip oynamak Defne'nin hoşuna gidiyor.
Tabii,biz burada doğup büyümediğimiz için biraz yabancı kaldık şarkılara. Bunları acilen öğrenmemiz gerekiyor ;)
Tekerleme saatine 6 kez gittiğimizde bize bir hediye vereceklermiş. Bu da, yine devletin çocuklara kitapları sevdirmek amacıyla verdiği bir hizmet. Sanırım bir yaşını dolduran bebeklere ya sağlık görevlileri ya da kütüphaneler aracılığıyla bir kaç kitap hediye ediliyor.Keşke Türkiye'de de böyle şeyler yapılabilse...

Tuesday, September 04, 2007

Bezsiz bebek

Bir kaç gün önce Radikal'de bir haber çıktı: Bezsiz çocuk, dertsiz çocuk mu?

Haberi yazan kişi kimse, adı belirtilmemiş, konuyu hiç araştırmadan yazdığı için tamamen yanlış aktarmış.
Her şeyden önce bu yöntem, Çin'de, Hindistan'da ve Afrika'da yüzyıllardan beri uygulanan bir yöntem. İngilizcesi "Ellimination Communication" yani "Tuvalet İletişimi".
Yöntemin önerdiği şey şu: Bebekler çiş ya da kaka yapmadan önce çeşitli sinyaller verirler, huysuzlanırlar, emiyorlarsa kendilerini geri çekerler vs. Bu işaretleri anlayıp çocuğu tuvalete yada lazımlığa tutarsanız bez kullanmanıza gerek kalmaz. Eğer bebeğin verdiği işaretlere duyarsız kalınırsa, belli bir yaştan sonra (6.ay civarı) bebek bu işaretleri vermemeye başlar.
Bebeğin işaretlerini okuyabilmek için tabir-i caizse annenin kendini eğitmesi gerekir. Yani bu yöntem, hiç bir şekilde, çocuğa zorla tuvalet eğitimi vermeye yönelik değil.
Zamanı ve sabrı olan anneler deniyor ve yapıyor.Benim de çok ilgimi çekmişti ama o kadar sabırlı değilmişim doğrusu.

Wednesday, August 15, 2007

Stendhal sendromu

Posta kutumu düzenlerken buldum bu notu.
Soner göndermişti.
İngiltere'ye yeni geldiğimiz zamanlar... Londra'daki müzeleri gezme heyecanı ve isteğiyle içimiz kıpır kıpırken bir haftasonu Tate Modern'e gitmiştik.
Sonuç: hüsran. Muazzam bir kalabalık, ne konsantre olup eserleri inceleyebilmek mümkün, ne sakince yürüyebilmek müzede. Gezebilseniz dahi verimli olacak gibi değil. Önceden çalışıp öyle gitmeli, ama o kadar çok müze, o kadar çok sanat eseri var ki...Kendimizi çok yorgun hissetmiştik dışarı çıktığımızda.

Onun ardından Soner, Açık Radyo'da yayınlanmış olan Didik Didik Freud programından şu anekdota rastgelmiş, bana da göndermişti:

Serol Teber: Stendhal Sendromu’nu şöyle tanımlayabiliriz; Standal, Floransa’ya gittiği zaman
o kadar küçük bir mekân içinde, o kadar çok fazla sanat eseri görmüştür
ki, sonunda bir katedralin içinde ciddi bir baygınlık geçirmiştir ve
kendisini zorlukla dışarıya, çimenlerin üzerine atıp yatmak zorunda
kalmış, dakikalarca yattıktan sonra kendini toparlayıp, oteline dönecek
duruma gelmiştir. Birkaç yıl önce, Floransalı bir psikiyatr, pek çok
turistte bayılmalar, halusinasyonlar, hezeyanlarla, taşikardilerle,
kalp çarpıntılarıyla, tansiyon düşmeleri veya yükselmeleriyle birlikte
bu tür oryantasyon bozukluğu içeren ve klinik tedaviye gereksinim
gösteren bir belirtiler kompleksi tespit etmiştir ve buna Stendhal
Sendromu adını koymuştur ve hakikaten Floransa’nın merkezinde, Roma’nın
merkezinde birkaç tane ambulans olası bir Stendhal Sendromu’na karşı
hazır beklemektedir.

Şenol Ayla: İlginç bir durum, tıp literatürüne edebiyattan bir aktarma.

Serol Teber: Freud da bunu Musa heykeli karşısında yaşamıştır, Goethe yaşamıştır, benzer duyguları, pek çok kişi yaşamıştır.

Wednesday, August 08, 2007

Anne sütü



1-8 Ağustos haftası Dünya Emzirme Haftasıydı. Benim buradan takip edebildiğim kadarıyla Türkiye bu konuda pek aktif değildi.
Ben emzirme oranının Türkiye'de çok daha yüksek olacağını tahmin ederken şu yazıdan öğrendim ki, Türkiye'de ilk aylarda yüzde 97 olan emzirme oranı üçüncü ayda yüzde 14'e düşüyormuş.Beş yılda bir gerçekleştirilen Türkiye Nüfus ve Sağlık Araştırmaları'na göre ilk altı ay sadece anne sütüyle beslenen bebek oranı 1998'de yüzde 1.3'ken 2003'te yüzde 21' e çıkmış, ki bu bile oldukça düşük bir rakam.

Anne sütünün yararları konusunda gerek internetten gerekse kitaplardan pek çok bilgiye ulaşmak mümkün. Bu tür konuları daha çok Veggie Way'de yazsam da burada da bu konuya değinmeden geçmek istemedim.
İngiltere'deki oranlar da pek içaçıcı değil.Yine de ben bu konuda ebelerden çok destek gördüm. Zaten hastaneden ancak bebeği doğru şekilde emzirebildiğinizi gördükten sonra çıkarıyorlar. Doğumdan sonraki ilk on gün boyunca, gün aşırı ebe eve gelip bebeği ve anneyi kontrol ediyor. Keşke aynı şartlara her anne ve bebek sahip olabilseydi...

Konunun uzmanı olmasam da edindiğim tecrübeleri burada paylaşmak istiyorum.

  • Doğumdan sonraki ilk bir saat içinde bebeğinizi muhakkak emzirin. Kolostrum adı verilen bu ilk süt, bebek için son derece faydalı. Buradaki ebeler anne adaylarına, hiç emzirmeseniz bile en azından ilk üç gün emzirin diyorlar.
  • Bebeğinizle ten tene temas kurun.
  • Bol bol sıvı tüketmek, karbonhidrat alımını arttırmak, iyi beslenmek,
  • ısırgan, rezene çayları içmek,bolca helva veya susam,bulgur, bira mayası tüketmek, bebek uyurken dinlenmek ve uyumak, sütü arttıran unsurlar. Emziren bir anne günlük olarak fazladan ortalama 500 kaloriye ihtyaç duyar.
  • Yenidoğan bebeğinizi saatle değil, ne zaman isterse emzirin. Sık emzirmek hem sütü arttırır hem de bebeğinizin kendisini daha iyi hissetmesini sağlar. Doğumdan sonra sarılığa yakalanan bebekler gerekirse uykudan uyandırılıp sık sık emzirilmelidir.
  • Emzirmek göğsünüzü deforme etmez. Göğüslerimizin şekli biz hamileyken değişir.
  • İlk birkaç gün, bebeğiniz doğru şekilde emmeyi öğrenene kadar, göğüs ucu yara olabilir. Göğüs ucuna sütünüzden sürmek bu yaraları kolayca iyileştirir. Bu tarihten sonra hala acı hissediyorsanız bebeğiniz memeyi doğru şekilde kavrayamıyor demektir. Doktorunuzdan, emzirme danışmanlarından yada tecrübeli bir anneden yardım isteyin.
  • Bebeğinizin kilosu istikrarlı bir şekilde artıyorsa, günde 5-6 kez altını ıslatıyorsa, emerken huzur içinde uyuyakalıyorsa sütünüz yeterli demektir.
  • Bebekler büyüme dönemlerinde (6-7. haftalar,3. ay ve 6. ayda) daha fazla emmek ya da yalnızca göğsünüzde durmak isteyebilirler. Bu sayede annenin vücudu daha fazla süt üretmesi gerektiğini anlar. Süt üretiminizi arttırmak için bebeğinizi göğsünüzde tutmaktan kaçınmayın, bebeğe emzik vermeyin.
  • Bebekler annelerinin memesi farklı şekilde, emzik ya da biberonları farklı şekilde emerler. Karışıklık yaratmaması için üç aydan küçük bebeklere emzik ya da biberon vermeyin.
  • Bebeğinizi emzirdiğiniz sürece "emziren anneler için vitamin takviyesi" ve bebeğin beyin gelişimi için çok yararlı olan omega 3-6-9 desteği alın.
  • Bebeğinizi ilk 6 ay boyunca yalnızca anne sütüyle besleyin. Türkiye'de ek besinlere geçme konusunda çok acele edildiğini, bunlara başlandığında da bebeklerin sindirim sistemlerinin kaldıramayacağı kadar ağır yiyecekler verildiğini gözlemliyorum. İlk bir yıl boyunca bebeğin temel besin kaynağı anne sütü olmalıdır. Ek besinler,bebeğe sadece çiğnemeyi öğrenmesi ve yeni tatlara alışması için verilmelidir.
  • Zamanında doğmuş (38.haftadan sonra) ve anne sütüyle beslenen bebeklerin demir takviyesine ihtiyaçları yoktur. Anne sütünün demir emilimi oranı % 50 ila 70 arasındadır. Demir takviyeli bebek mamalarında ise bu oran yalnızca %3 ila 12 arasındadır. (Kaynak:Kellymom)
  • Nerede olursa olsun, bebeğinizi emzirmekten çekinmeyin. Sütünüz bebeğinizin en doğal ihtiyacı.

Dünya Sağlık Örgütü en az iki yıl boyunca emzirmeyi tavsiye ediyor. Türkiye'de ortalama emzirme süresi on iki aymış. Dünya ortalaması ise 4 yıl. Bir buçuk iki yaşından sonra emzirmenin garip karşılandığı bir dünyada yaşasak da, demek ki pek çok anne daha uzun süre (süt dişlerinin dökülme yaşı olan yedi-sekiz yaşına kadar) emzirmeye devam ediyor.

Ben bebeğimi emzirmeyi çok istiyordum. Başlangıçtan itibaren ebelerden aldığımız destekle bu konuda hiç bir zorluk yaşamadık. Soner de her zaman çok destek oldu. Defne, 31. haftasını idrak ettiği şu günlerde haftada bir iki kez, bir iki kaşık buharda pişmiş meyve veya sebze yiyor, onun dışında tamamen anne sütüyle besleniyor. Benim sütüm olduğu sürece, kendisi bırakmak isteyene kadar da devam edecek.

Friday, July 20, 2007

Dünyanın illeti değil,yüreği ve beyni olabilmeliydik

Ağaçlar çiçek açmadığında, bitkiler tutunacak toprak bulamadığında ve sular kalan toprakları terk ettiğinde ne AB'ye girmek, ne türban sorunu, ne petrol fiyatları, ne özelleştirme, ne ÖSS ne de Irak'a operasyonun önemi kalacak.
Çünkü enerji üretim ve kullanımını, sanayiyi, tarımı ve yaşam tarzlarımızı değiştirmedikçe Meclis'teki milletvekili de, milletin kendisi de, ister kendini etnik olarak ayırsın, dini olarak ayırsın, asker olsun, memur olsun, işçi olsun, solcu ya da sağcı olsun, işli ya da işsiz olsun, yoksul ya da zengin olsun, hepimiz sadece bir tek şeyin peşinde olacağız: Hayatta kalabilmenin... Su giderek ısınıyor. Soğutmak ise bizim elimizde...
Hangi politikacı ateşi söndürecek?,Oya Ayman,Uygar Özesmi, Radikal İki, 15-07-2007

“Belki de en hüzün verici olan şey, bu işten Gaia’nın da bizim kadar ve hatta daha fazla kayıplı çıkacağı gerçeği. Yaban hayatı ve koca ekosistemler de yokolmakla kalmayacak sadece; insan uygarlığının şahsında gezegen de çok değerli bir kaynağını yitirmiş olacak. Biz sadece bir illet değiliz çünkü; zekâmız ve iletişimimiz aracılığıyla, gezegenin sinir sistemiyiz de aynı zamanda. Bizim aracılığımızla Tabiat Ana (Gaia) kendini uzaydan görebildi, kâinattaki yerini bilmeye başladı.

Dünya’nın illeti değil, yüreği ve beyni olmalıydık. Neyse, şimdi cesur olalım, sadece insan ihtiyaç ve haklarını düşünmekten vazgeçelim ve yaşayan Yeryüzüne kötülük ettiğimizi, Tabiat Ana’yla barışmamız gerektiğini görelim artık. Bunu, henüz birbirimizle müzakere edecek gücümüz varken yapmalıyız, zalim savaş beylerinin güttüğü kırık dökük bir insan güruhuna dönmeden. Her şeyden önemlisi, Gaia’nın bir parçası olduğumuzu ve Dünya’nın gerçekten bizim evimiz olduğunu hatırlamak zorundayız.”
Lovelock’a Göre Dünya Ya da Tabiat Ana 101, Ömer Madra,Açık Radyo,26-01-2006


"Hayvanın,bitkinin alıcısı doğru düzgün çalışıyor, insanınki bozuluyor sürekli,kaçıncı defadır aynı durum tekrarlanıyor,vazgeçecek dünya sizden, toplu iptale uğrayacaksınız...O alıcı dünyayla uyum içinde yaşayın diye konmuş kafanızın içine ,yirmiden fazla kıyamet koptu, nevri dönecek, fazla bile müsamaha gösterdi, kapatın petrol kuyularını, dünya bizim de yurdumuz, inip soluklanıyoruz kemiklerimizin başında, kanı mıdır yağı mıdır çekip yakıyorsunuz, boru hatları,fabrikalar,kömür havzaları,maden işletmeleri...Kapatın hepsini, yüz sürün toprağına, gönlünü alın dünyanın, zehir şehirleri kurdunuz üstünde." Latife Tekin,Muinar, Everest yayınları

Monday, July 09, 2007

Acayip Havalar




Açık Radyo Yayıncılık'ın iftiharla sunduğu, tarihin ilk küresel ısınma çizgi romanı,Acayip Havalar'ı merak ettik. Madem İngiltere'deyiz biz de orjinalini alalım dedik.

Küresel iklim değişikliğini çok basitçe ama tüm boyutlarıyla ele alan bir karikatür kitabı. Çok iyi çizilmiş, espriler de çok hoş.

Ne yazık ki,iklim değişikliğinin getirdiği/getireceği sonuçlar oldukça iç karartıcı. İklim değişikliğinin etkilerini 40 yıl sonra görmeye başladığımızı, şu anda yaşadıklarımızın yalnızca 1960lı yılların etkisi olduğunu öğrenince, gelecek hakkında epeyce endişelendim.

Kitabın sonunda, bu konuda bireysel olarak neler yapabileceğimize dair bir bölüm de var. Bireysel çabaların dünyamızı kurtarabileceğine dair pek ümidim olmasa da hararetle tavsiye ederim. Küresel ısınmaya dair hala(!) şüphesi olanlara da mutlaka okutmalı.

Kate Evans çevreci bir aktivist. Şu an üzerinde çalıştığı kitap The Food of Love:Breastfeeding your Baby Ekim'de yayınlanacakmış. Şurada kitaptan bir alıntı var. Benim çok hoşuma gitti, merakla bekliyorum.

Acayip Havalar Üzerine Ömer Madra'yla yapılan Bir Söyleşi

Küresel Isınma Kitabı: Acayip Havalar

Monday, May 07, 2007

Bugünlerde

Türkiye’ye geleli tam bir ay oldu. Planladigimizdan daha uzun kalmamiz gerekti ama carsamba günü dönüyoruz.

Defne'cigim ailelerimizle, arkadaslarimizla tanisti. Artik tam dört aylik oldu.Dis cikarmaya basladigi icin ara sira keyfi kaciyor. Yine de herkese gülücükler dagitmayi, kendince konusmayi ihmal etmiyor.

Wednesday, April 18, 2007

Defne'yle Bibik'in karsilasmasi

İstanbul'a gelir gelmez annemlere gittik. Bizimkiler Defne'yi dört gözle beklerken biz de Bibik'i yeniden görecegimiz icin seviniyorduk.
Bibik once koltuklarin arkasina saklanip usulca bizi gözetledi, sonra yerlere yatip kendini sevdirdi. Epey sonra Defne agladiginda gözlerini kocaman acip bakmaya basladi. Defne'yi tanimasi icin once onun coraplarini koklattik Bibik'e, sonra da bir sure karsilikli bakistilar.
Bibik beni annesi, Soner'i de oyun arkadasi zannederdi; bu konuda bir degisiklik yasamadik! Benle yine oynamadi, sadece sevilmek istedi. Soner'le de bir güzel oynadi, kendini sevdirmedi.

Thursday, March 01, 2007

Neler yapiyoruz bugunlerde?

Defne gibi kucuk bir bebeginiz olunca disarida gecirilen vakit de kisitli oluyor. Yine de tahminimden daha iyi gecirebiliyoruz bu gunleri.
Onumuzdeki gunler/aylar ne getirir , patron pardon Defne bize izin verir mi bilemiyorum ama o dogdugundan beri daha cok film izlemeye basladik. Son gunlerde Ingmar Bergman'in filmlerini seyrediyoruz. "Scenes from a marriage" ile "Autumn Sonata"yi izledik, yine Woody Allen'in Ingmar Bergman'dan etkilenerek cektigi "Interiors"u izledik. Bir de gecenlerde Independent gazetesi haftasonunda 2 adet Eric Rohmer filmi vererek bizi sevindirdi. ("Le rayon vert" ve "Le beau marriage") Hepsi de, insan iliskileri ya da kadin-erkek iliskileri uzerine cok guzel fimler.

Evde gecirilen zamanin bir kismi da okumakla geciyor. Yine, dusundugumun tersine bebekle beraber insanin okumaya ayirabilecegi zaman da artiyormus. Vaktimin buyuk bir kismi bebegi emzirmekle gectigi icin okudugum kitabin kucuk ebatlarda ve hafif olmasi, gazetenin ise bulvar gazetesi formatinda olmasi cok onemli! Aksi takdirde sayfalari cevirmek, kitapla beraber bebegi tutmaya calismak epey zor oluyor.

Gazete demisken, haftasonlari Guardian gazetesi bir "Family" eki yayinliyor. Sadece cocuklarla ilgili degil bu ek, yine iliskiler ve genel olarak hayatla ilgili. Bu hafta sonu yayinlanan bir yaziyi cok begendim. London Review of Books'ta calisirken isinden ayrilip kizlarina bakmaya karar veren bir annenin yazisi. Okumak isterseniz soyle buyrun. http://www.guardian.co.uk/family/story/0,,2019975,00.html

Tuesday, February 20, 2007

Anne olmaya dair

18-2-2007

Bir yandan bir kac gun once secip bilgisayarima kaydettigim bazi yazilari okuyorum, bir yandan bebegimi emziriyorum.

Az sonra kendisini geriye cekip dinlenecek, sonra gazini cikartacagiz. Simdilik bizim yardimimiza ihtiyaci var bu is icin. Omuzuma alip sirtini pispislayacagim. Rahatladiginda, bir sure omzumun ustunden etrafi seyredecek sonra boynuma sokulup agzini acarak kafasini saga sola cevirecek. “Ben yine sut istiyorum” demek bu. Minik kizimizla artik daha yakindan taniyoruz birbirimizi.

*

Defne dun oglen uykusunu uzun tuttu biraz. Soner de ben de tedirgin olmusuz, birbirimizden habersiz gidip bakmisiz bebegimize, nefes aliyor mu diye.

*

Anne olmak nasil bir duygu diye soranlar oluyor bugunlerde.

Ne diyebilirim ki, inanilmaz bir his, bir buyu belki de.

Nerede okumustum su an animsayamiyorum, Latife Tekin annelikle ilgili olarak soyle diyordu: “Annenizin size baktigi yillar boyunca annenize borclanirsiniz. Yillar sonra kendi cocugunuza bakarken de aslinda annenize olan borcunuzu odersiniz.” Ne demek istedigini simdi cok daha iyi anliyorum...

Benim annem ben kucukken calistigi icin bana cocuklugum boyunca degisik kisiler bakti. Dogru duzgun bir bakici bulana kadar bir kac bakici degistirmisiz.

Yillar once, bir gun bir cocugum olursa en azindan ilk uc yil ona ben bakmaliyim diye geciriyordum icimden. Sansliyim ki, su an imkanlarimiz buna el veriyor ve bunu yapabiliyorum.

*

Defne’cigim doydu, yeniden uykuya daldi. Simdi ben de bebegim beni birkac saat sonra, gogsume sokulup biraz da mirildanarak yeniden uyandirana dek uyuyabilirim.

Friday, November 24, 2006

Bulustugumuz Yer Burasi

John Berger'in son kitabi "Here is where we meet", Cevat Capan-Gonul Capan-Muge Gursoy Sokmen cevirisiyle yayinlanmis.
Kitap, 2005te Ingiltere'de yayinlandiginda yazarin onuruna bir dizi etkinlik yapilmisti. O gunlerde biz Cezayir'deydik, kitaptan ve etkinlikten internet sayesinde haberdar olmustuk, kisa bir yazi yazmistim John Berger'la ilgili. Ayni gunlerde Turkiye'de birileri Orhan Pamuk'un kitaplarini yakma onerisiyle gundemi isgal ediyordu...


(18/4/2005 tarihinde Acik Radyo'nun internet sitesinde yayinlanmistir)

İşte Buluştuğumuz Yer


Görsel sanatlarla ilgilenip de John Berger adını duymayan yoktur. Berger’in Görme Biçimleri adlı kitabı artık bir klasik niteliğinde. Günümüzün en etkili sanat eleştirmenlerinden biri sayılan marksist düşünür, aynı zamanda şair, senaryo yazarı, romancı ve belgesel yazarı.



1926 Londra doğumlu Berger, 16 yaşında Central School of Art’a girse de 2. Dünya Savaşı yüzünden eğitimini yarıda bırakmak ve iş hayatına atılmak zorunda kalır. Çalıştığı şirkette faşizmden kaçan Avrupalı entelektüellerle - yazarlar, felsefeciler, ressamlar, tarihçiler- tanışır ve onlardan pek çok şey öğrenir. Yıllar sonra, “Üniversiteye gidemedim ama 16 yaşındayken yaşadığım o dönem benim için çok güzel bir eğitimdi” diyecektir. Kendi deyimiyle “ikinci eğitim dönemi” 70lerin başında Fransız Alpleri’nde bir köyde yaşamaya karar vermesi ile başlar. Pek çok kişi bu durumu yadırgasa, arkadaşlarından biri “napıyorsun,sen daha yaşlanmadın!” dese de kararını vermiştir. “Birden fark ettim ki, hikâyelerini yazdığım insanlar hakkında pek az şey biliyorum. Benim yabancısı olduğum yaşam şartları, pek çok insanın yaşamak zorunda kaldığı türdendi. Üstelik koşullar giderek kötüleşti. Sadece okuyarak bu insanların hayat şartlarını anlayamazsınız. İnsanın bizzat yaşaması, tecrübe etmesi gerekir.”



“Burada, samimi olduğum kişiler, çocukluklarını da burada geçirmiş olan yaşlı çiftçiler.Gençler, çoktan köyü bırakıp gitmişlerdi. Yaşlı çiftçiler benim öğretmenlerim oldular. Onlardan doğa, toprak ve mevsimler hakkında çok şey öğrendim. Hayvancılığa ve tarıma dair pek çok pratik işi ve yaşamın değerini onlardan öğrendim.” Bir zamanlar Avrupa’da adlı üçlemesini bu ortamda kaleme alan Berger, yok olmaya yüz tutan köylülüğü, köyden kente göç eden köylülerin şehirde var olma çabalarını dile getirir.



1972 yılında G. adlı romanı ile Booker ödülü kazanır. Ödülünün yarısını Kara Panterler’le paylaşacaktır. Yedinci Adam, en sevdiği kitaplarından biri. “Bir yazar olarak bana en fazla tatmin sağlayan anlardan birini İstanbul’da yaşadım. Bunun ödüllerle falan ilgisi yok. Bir arkadaşım, İstanbul’un varoşlarından birinde oturan bir ahbabını ziyarete edecekti, ben de kendisine eşlik ettim. Çay içtik,sohbet ettik ve raflardan birine gözüm takıldı; yirmi kadar kitap vardı. Birisi de Yedinci Adam’dı. O an, yazar olduğum için kendimi çok şanslı hissettim. Kitaptaki deneyim,yaşamın deneyimine erişmişti, kabul edilmiş ve dile getirilmişti.”



Yıllardır Fransız Alpleri’nde sade bir yaşam süren John Berger’dan bir hayli uzak kalan Britanyalı sanatseverler bugünlerde Londra’da yazarın onuruna bir dizi etkinlik düzenliyorlar. Yazarın henüz yayımlanmamış yeni kitabı “ Here is where we meet” (Buluştuğumuz Yer) ile aynı adı taşıyan etkinlik 11 Nisan’da başlayıp 18 Mayıs’a kadar sürüyor. Pek çok söyleşinin, performansın,film gösteriminin, münazaranın yer alacağı etkinliğe Geoff Dyer, Michael Ondaatje, Anne Michaels ve Simon McBurney gibi yazarlar da katılacak ; yazının amacını,nelere muktedir olduğunu ya da olamadığını tartışacaklar.



İnsanın şimdi Londra’da olmak vardı diyesi geliyor ya, biz şimdilik, kitap yakmaktan, kitap imha etmekten kurtulup, yazar kadri bilir bir toplum olacağımız günlerin uzakta olmadığını umalım.

Kaynaklar:

www.johnberger.org

www.sfgate.com John Berger söyleşisi,(Kenneth Baker) 06-01-2001

www.telegraph.co.uk , Sanatçının vahşi ve yaşlı bir adam olarak portresi, 23-07-2001

Thursday, November 02, 2006

Barbican Centre'de gecirilen bir aksam

22 Ekim pazar gününe dair gecikmis bir not

Yeni bir ülkede gecirilen ilk gunlerin heyecani. Gorulecek, gezilecek ne cok yer var, dinlenecek müzikler, tadilacak tatlar, arsinlanacak sokaklar...
Pazar günü trene binmis Londra’ya giderken bunlari dusunuyorum.
Yagmur damlalari pencereleri islatiyor.
Waterloo istasyonu son durak.
Buradan metroyla Barbican Centre’a gidiyoruz.
Barbican Centre, Avrupa’nin en buyuk sanat kompleksiymis.
Sehrin gobegindeki bu devasa merkez, 1960 li yillarda insa edilmis. Tiyatrolari, cafeleri, rezidanslari,sinemalariyla Barbican Centre, BBC’nin 2003 yilinda yaptigi bir ankete gore sehrin en cirkin binasi secilmis.


Barbican Centre

İceri girer girmez saat sekizdeki Toumani Diabete konseri icin biletlerimizi aliyoruz.
Ama ondan once ucretsiz birkac konser var.
Once El Tanburi grubundan Hassah El Ashry, simsiyya denilen geleneksel bir calgiyla cikiyor sahneye. Sonra Suriyeli kanun sanatcisi Abdullah Chhaddeh grubu Nara'yla birlikte cikiyor. Sonrasinda Sierra Leonalı Abdul Tee Jay cikiyor, Bati Afrika'dan blues ezgileri.


Toumani Diabete

Yemekten sonra konser salonuna geciyoruz. Mali'li kora sanatcisi Toumani Diabete, Symmetric Orchestra'yla sahnede. Bati Afrika'nin degisik ülkelerinden gelen grup üyelerinin enerjik müzigiyle güzel bir gece geciriyoruz.
Dinlemek isterseniz soyle buyrun.

Not:Fotograflar internetten alinmistir.

Tuesday, October 17, 2006

İngiltere'den merhaba!

Yine uzun zaman oldu yazmayali.
En son temmuzda yazmisim, bugun ekimin on altisi.Neredeyse uc ay gecmis.
Haziran ayinin sonunda Soner’e buradan bir is teklifi gelmisti. Oldu mu, olacak mi, calisma izni alabilecek miyiz, vize verecekler mi, beraber gidebilecek miyiz derken, sabrimizin sınırlarını zorlayan bir bekleme suresinin ardindan 22 Eylül Cuma aksami Heathrow havaalanina indik.
Adanin guneydogusunda, Londra’ya trenle kirkbes dakika uzakliktaki Guildford’da yasiyoruz simdi.
Burasi cok az sayida apartman barindiran, yesili bol, tarihi dokusu korunmus bir sehir.
Firsat buldukca nehir kiyisinda uzun yuruyuslere cikiyoruz.

Yaklasik on gun once bir ev tuttuk, mobilyali. Yavas yavas buraya alismaya, duzenimizi oturtmaya basladik. Yine de bazi burokratik islerin tamamlanmasi biraz zaman alacak gibi.
Maalesef Bibik’i, tüy yumagimizi, bu kez Istanbul’da birakmak zorunda kaldik. İngiltere, Türkiye’den gelen hayvanlari alti ay karantinaya aliyor ne yazik ki... Onu simdiden cok ozledik.

İlk geldigimiz haftasonu Londra’ya gitmis, Soho, Covent Garden ve Trafalgar bolgesini gezmistik. Gectigimiz Cumartesi ise Tate Modern Sanat Müzesi’ne gitmek uzere yola koyulduk.
Carsten Höller'in pek populer olan kaydirak enstalasyonundan dolayi sanirim, cok kalabalikti müze.Yalnizca ilk iki kati gezdiktan sonra kalabaligin icinden siyrilarak disari attik kendimizi. Thames nehri kiyisinda yuruyus yapip dolastik.

Wednesday, July 19, 2006

Ekolojik pazar

Sali aksamindan bu yana İstanbul'dayiz.
Havalar güzel; dinlenmeye, buradaki islerimizi halletmeye calisiyoruz.


Bibik balkonda,Temmuz 2006

Cumartesi sabahi kahvaltimizi yapip yola düstük.
İstikamet Feriköydeki ekolojik halk pazariydi
Pazar henüz cok kücük olsa da, rengarenk, mis kokulu meyve ve sebzeler insanin aklini basindan aliyor, bir bakiyorsunuz eliniz kolunuz dolmus bile.
Her ürünün etiketinde, ürünün fiyatiyla beraber nereden geldigi ve hangi kurum tarafindan sertifikalandirildigi da yazili.

Ürünleri koklayip tatlarina bakabiliyorsunuz. Zaten hepsi birbirinden leziz. Üstelik fiyatlari da uygun. Örnegin domatesin kilosu 1.5 milyon, biberin kilosu bir milyon, bir bag semizotu iki milyon.

Neler neler almadik ki, sari domatesler, körpecik salataliklar, biberler, minik eksi elmalar... Görünen o ki, İstanbul'da bulundugumuz sürece bu pazara sIk
sIk gidecegiz.

Thursday, May 18, 2006

Kütüphane

Sevdigim yazarlarin, kitaplara, sevdikleri, selamladiklari yazarlara, kütüphanelerine iliskin yazdiklari hep ilgimi cekmistir. Yillar önce Murathan Mungan’in, "Kitapligin Önünde" başlıklı yazısını çok severek okudugumu anımsıyorum.
Ben de ara sira, kitapligimin önünde durup kitaplara bakar, düsünürken, sevdigim kitaplarin sayfalarini karistirip, henüz oku(ya)madigim kitapların zamani gelmis mi acaba diye bir irdeleme yaparken, hiç degilse alti ayda bir, ya da yilda bir kez olsun, Mungan’in o yazisini acar yeniden göz gezdiririm.

Enis Batur’un Kütüphane adli kitabi yayinlaninca almamak olmazdi.

".....Süphesiz bana deneyimlerimin sagladigi bir sigorta bilgisi var; nereye gidersem gideyim, kitapcilarin ya da kütüphanelerin bulvarlari, evden bulundugum yere uzanan sokaklarla kesisecek, biri nasilsa öbürüne cikacak. Beni yatistirmak icin, kitaplara zihnimden dokunma durumunun dogmasi yeterli: Onlari elime alamasam, sayfalarini karistirmasam da olur. Isigi yanan bir pencerenin yanindaki duvara kurulmus raflar rahatlatir icimi: Yabanci bir kentte, geceyarisi sessiz, arasokaklarda yürürken karsima cikacak bu görüntü, kabileden birinin yanindan gectigim bilgisi, gövdemin isisini korumasina yeter."

Kütüphane(Bir Baska-Labirent Öyküsü), Sel yayincilik, 2005

Monday, May 08, 2006

Koku

Kokuyla tasvir eder, kokuyla animsariz.
Yasadigimiz yerler, anilarimizda kalan kokularla birlikte yer eder bellegimizde.
Almanya deyince yeni bicilmis cim kokusu, Mersin'i düsününce iyot kokusu geliyor aklima, bir de mis kokulu portakal çiçekleri.

Cezayir deyince de kahve.
Bu ülkenin toplumsal yasaminda kahvenin cok önemli bir yeri var.
Cezayirliler, güne Fransizlar gibi kruvasan yiyip kahve icerek basliyorlar.
Burada, bizim ayak üstü bir şeyler yiyip içtiğimiz büfelere benzer kahveler var.
Yalnizca erkeklerin gittiği bu yerlerde , biraz da sokaga tasarak sohbet edip kahvelerini yudumluyorlar.

2004’te buraya ilk geldigimizde, alt katta, balkonunda kahve icen komsudan yükselen kokunun etkisiyle, cok da tiryakisi olmadigimiz halde, bir sabah meydandaki kahvenin yolunu tutmustuk.
Ben bir bankta oturup beklerken, Soner karsidaki kahveden iki bardak kahve alip gelmisti. Likor bardağına benzer küçük bardaklarda icilen bu kahve espressoya benziyor ve oldukca koyu.

Simdi bu yeni evde de, her sabah komsularin pencerelerinden süzülüp bize misafir olan kahve kokusu düsündürdü bana bunlari.
Hafizami yokluyorum da, onca yil yasadigim Istanbul'dan belli bir koku kalmamis bana sanirim. Belki bir tek Emirgan’daki ihlamurlar, temmuz ayinda ciceklenen agaclarin baygin kokusu.

Monday, March 20, 2006

Sergilerden

İstanbul Modern'de halen devam eden iki sergi var: Kesisen Zamanlar, Türk resminin 100 yillik serüveni üzerine kurulmus. Bellek ve Ölcek ise 1950'den bugüne Türk heykelini konu ediniyor.
Gectigimiz günlerden birinde bu iki sergiyi gezmek amacıyla evden ciktik ya, dogrusu epey yorucu oldu. Heykel sergisini sona biraktigimizdan ve müzenin kapanis saati geldiginden o bölümü biraz hizli gecmek zorunda kaldik; baska bir gün yeniden ugranabilir oraya.
Aklimda en cok yer edenler İlhan Koman, Saim Bugay ve eserlerinin bulundugu bölüme "dokunabilirsiniz" ibaresi ilistirilmis olan Koray Aris oldu. Aris'in eserleri haciyatmaz formunda tasarlandigindan kücük bir ivmeyle harekete gecip sizi de oyuna davet ediyor.

Bedri- Eren Eyüboglu mektuplari ile Türk Resmi icin bir müze denemesi'nden sonra Kesisen Zamanlar'i gezmek güzel oldu.


Uyanis


Birkac gün sonra Beyoglu'nda dolasirken Yapi Kredi Binasi'nda Zühtü Müridoglu sergisine rastgeldik.


Müridoglu'nun bu figürleri cok etkiledi bizi, insan bakmaya doyamiyor sanki bu heykellere, öylesine zarifler.
Görür görmez Giacometti'nin Yürüyen Adam'i gelmisti aklima. Sonra internette Müridoğlu'yla ilgili sayfalari gözden gecirirken Cemal Süreyya'nin bir tespitine rastladim:

“… Giacometti ile arasında şöyle bir ayrım var: Giacometti yerçekimi tutkunu bir sanatçı; Zühtü Müridoğlu’nda ise bütünüyle bir gök çekimi söz konusu. Avucunu üstüne koyduğu anda malzeme çılgınca bir hareket; bir uçma sürecine girer. O hareket, yerden kopma girişimini kendisi de şu sözleriyle açıklamıştır: Kafamla ellerim aynı anda çalışmıyor; kafamın çalışmasına ellerim yetişmiyor.” (Cemal Süreyya, Cumalı Sanat Galerisi Sergi Broşürü, 1989)*

*Kaynak: www.sanalmuze.org

Monday, February 27, 2006

Bugünlerde_4


Dün gece, Bedri Rahmi-Eren Eyüboglu ciftinin 1937-1950 yillari arasinda birbirine yazdigi mektuplari okumaya basladim. İs Bankasi Kültür yayinlarindan cikan bu kitabi, ogullari Mehmed Hamdi Eyüboglu yayima hazirlamis.

İlk mektuplarda bir bucuk iki aylik ayriliklarin bile kendilerine göre olmadigini dile getirseler, en kisa sürede kavusmak, "bir yastikta kocamak" isteseler de uzun ayriliklar vardir yazgilarinda.

"Buciskam. Sana cok üzgün olarak böyle bir hayatin hic de bana göre olmadigini söylemek istiyorum. Babamlarda kalirsam, sabahlarimi kaybediyorum. Eger bizim evde kalirsam, canim Buciskam yanimda olmayinca bu sefer de kendimi feci halde yapayalniz hissediyorum. Buna ragmen, her gün evimize ugrayarak kücük bahcemizle ve sevgili kara kedimiz Negüs'ümüzle ilgileniyorum. Simdilik her sey yolunda. Herkes seni kucakliyor, öpüyor. " B.R.

Bedri Rahmi, mektuplarinda "bir aziz tasviri kadar uslu durdugunu" yazsa da, cok sevdigi Buciska'sini, Eren'i aldatir. Buciska kalbi kirik olsa da ölene kadar Gaguli'yle yasar, zor günlerinde ona destek olur.

İki sanatcinin mektuplari, hem yasadiklari dönemin hem de uzun soluklu bir yoldasligin birinci elden tanikligini yapiyor.

"Karadut" gercegi, Can Dündar, Milliyet Gazetesi, 09-03-2004

Monday, February 20, 2006


Igor Bitman,Portrait of Grandmother,1979

Pencere kenarinda, tek basina oturuyor olurdu.
Giris katindaki evin perdesi acik olur, odanin ici görünürdü: Ahsap bir dolap, duvarda siyah beyaz bir kac fotograf.
Yeniköy'den her gecisimizde gözlerimiz o eve takilirdi.
Yasli kadin, orada tek basina, boynunu bükmüs bir cicek gibi hüzünlü, dalgin otururdu.
Bir gün evin artik bos oldugunu fark ettik.

Pazar günü gecerken, onu göremeyecegimi bile bile baktim oraya.
"Yali Emlak" yaziyordu tabelalarda. Yasli kadinin evi, artik bir emlakci olmustu.