Saturday, April 04, 2009

Tropicalia

Caetano Veloso demisken 2007 yilinda bizim evde en cok dinlenen iki albumu anmadan gecmek olmaz: Tropicalia ve Brazil 70:New Directions In Brazil Music After Tropicalia.
Tropicalia,1960 larda brezilya'da ortaya cikan muzikal bir akim. CD,donemin kisa bir tarihcesini anlatan bir kitapcikla beraber geliyor.
Soul Jazz etiketiyle cikan albumlerden bir kac parca dinlemek icin tiklayin.

Saturday, March 28, 2009

En sevdigim filmlerden biri,Talk to Her (yonetmen Pedro Almadovar)den bir parca.
Yillar oldu seyredeli,bugun bir cafede otururken sanki bu parca calindi kulagimiza,eve gelince yeniden dinlemek istedim.Caetano Velaso soyluyor.

Monday, March 16, 2009

Heimat


Defne'miz buyuyor. Artik aksamlari daha erken yattigi icin bize de daha cok vakit kaliyor .
Bugunlerde, Ingiltere'ye yeni geldigimiz gunlerde aldigimiz, bir iki bolumunu seyrettikten sonra devamini bir turlu getiremedigimiz Heimat 2'yi seyrediyoruz.
Heimat 2, Alman yonetmen Edgar Reitz'in ucleme haline getirdigi basyapiti Heimat'in ikinci bolumu.
Heimat, Almanca'da "yurt,memleket" anlamina geliyor. 1919da baslayip 2000 yilinda sona eren hikaye, 55 saat suruyor.
http://www.heimat123.net/
http://www.bbc.co.uk/bbcfour/cinema/features/heimat.shtml

Thursday, November 27, 2008

Darwin Sergisi

Kasım ayının ikinci haftasında, Londra'daki Doğa Tarihi Müzesinde açılacak olan Darwin sergisinden haberdar olduk.Bu vesileyle Soner de ben de kitaplığımızda uzun zamandır duran ama henüz okunmamış olan Darwin biyografisini okumaya karar verdik.
Cyril Aydon tarafından kaleme alınmış olan Darwin'in yaşam öyküsü gerçekten roman gibi.
Geçtiğimiz Pazar günü hemen müzeye gittik.

Darwin'in el yazmalarını, not defterlerini,mektuplarını, Beattle gemisiyle yaptığı beş yıllık gezi süresince toplayıp ülkesine gönderdiği fosilleri ve kalıntıları görmek heyecan vericiydi.
Bize en ilginç gelen noktalardan biri,bu beş yıl boyunca İngiltere'deki ailesi,arkadaşları ve diğer bilim insanlarıyla haberleşebilmesi oldu.O yıllarda İngiltere, imparatorluğunun parlak günlerini yaşadığı ve dünyanın dört bir tarafındaki deniz ve okyanuslarda gemileri dolaştığı için,bu konuda hiç problem yaşanmamış.
Defne'yle gezdiğimiz ilk sergi olması açısından biraz tedirgindik. Tam müzeye vardığımızda uykuya daldığı, uyandığında da sergide gördüğü şeyler onun da ilgisini çektiği için rahat rahat gezebildik.
Meraklısı için sergiden fotoğraflar.

Friday, October 31, 2008

İbrahim bir süredir pazar günleri Birgün gazetesine İngiltere izlenimlerini yazıyor.
Son yazısı:Londra'nın Tanrısız Otobüsleri

Wednesday, October 22, 2008

Kluge


Bugünlerde Soner'in tavsiyesi üzerine Gary Marcus'un Kluge adlı kitabını okuyorum.Kitabın alt başlığı "The Haphazard Construction of the Human Mind".

"Kluge" mühendislikte kullanılan bir terimmiş:Biçimsiz olduğu halde oldukça etkili olan çözüm anlamına geliyormuş.Kitabın arka kapağından alıntılayacak olursak yazar şöyle diyor:
"İnsan beyninin tamen hatalı olduğunu söylemek istemiyorum ama bir politikacı olsaydım, eminim ki durumu şu şekilde açıklardım:Bir takım hatalar yapılmıştır.Bu kitabın amacı bu hataların neler olduğunu ve nasıl meydana geldiklerini açıklamaktır."
Kitabın dili oldukça akıcı,anekdotlar çarpıcı,en önemlisi de neyi,neden yaptığımız ve beynimizin nasıl çalıştığı hakkında ilginç bilgiler içeriyor.

Hafızayla ilgili bölümde yazar, daha önce gördüğümüz bir fotoğrafın temel öğelerini hatırlamamıza rağmen,arka plandaki objeleri hatta kimi zaman arka planda gerçekleşen büyük değişiklikleri fark edemediğimizi söylüyor ve aşağıda yer verdiğim çekimi izlememizi öneriyor. Gerçekten çok ilginç ve eğlenceli!

Tuesday, October 07, 2008

Büyükler için çocuk şarkıları

Türkiye'den yeni geldik.Gelirken de yine epeyce kitaplar ve CD getirdik.
Yazmak istedigim cok sey var ama bir yerden baslayayim, suskunlugumuzu bu güzel albümle bozalım istedim.



Bu albümden haberdar değildik. Defne için güzel Türkçe müzik CDleri alalım diye bakınırken gözümüze çarptı.

Bülent Ortaçgil, albümünün hikayesini şöyle anlatıyor:
“Aşağı yukarı 20 yıl önce, Çekirdek Sanatevi’nin en hızlı zamanında bize TRT tarafından çocuk şarkıları yapmamız önerildi; Kabul ettik ve bir iki hafta gibi (hafızam beni yanıltmıyorsa!) kısa sürede hepsini yazdık ve kaydettik. O sıralar bize yoldaşlık eden Erkan Oğur ve Fahir Atakoğlu; hatta dev rolünde İ. Hakkı Demircioğlu da kayıtlarda yer aldılar. TRT’de 1 kez çocuk programında yaptıklarımız yayınlandı ve kaldı.
Zaman içinde Çekirdek dağıldı, ben Fikret’le ayrıldım ve ortak yaptığımız, kimin neresinde ne kadar payı olduğunu hatırlamadığım bu güzel çocuk şarkıları da ancak Fikret’i kaybettikten sonra arşivinde oğlu Yağmur tarafından bulundu. Yılların tahrip ettiği 4 kanallı orijinal teyp bantları İhsan Apça tarafından temizlendi, yayına hazırlandı. Tek bir nokta dışında her şey dinlenebilir durumdadır. Birinci parçadaki o nokta tamir edilemedi, üzgünüz. Ancak bu güzel çocuk şarkılarını dinleyicilere sunmak ve kalıcı hale dönüştürmek üstelik bunu Halkevleri desteğiyle gerçekleştirmek beni keyiflendiriyor. Çok iyi tanıdığımı sandığım Fikret de yaşasaydı o da aynı keyfi alırdı eminim”.

Biz cok sevdik bu albümü, bugünlerde tekrar tekrar dinliyoruz.

Friday, August 29, 2008

İlhan Berk (1916-2008)

“Sevdiğim şairlerin çoğu öldü. Çok azı yaşıyor. Bu çok kötü bir şey. Yani şöyle bir şey düşünüyorsunuz: İşinizi bitirdiniz. Ondan sonra kendi kendinize dersiniz ki, bu şiiri kim anlar, kim sever? Mesela derim ki ben, yazdığım şiirleri René Cher okusun. Böyle özlemlerim olurdu. Şimdi böyle özlemlerim yok. Çünkü bütün sevdiğim şairler öldüler. Bu da kötü bir şey.”

Tuesday, June 24, 2008

Unaccustomed Earth

Bugünlerde Jhumpa Lahiri'nin Unaccustomed Earth adli kitabini okuyorum.
Lahiri Amerika'da yaşayan Bangladeş asıllı bir kadın yazar. Kitap göçmenlik üzerine öykülerden oluşuyor.Sevgili Evren'in deyişiyle biz de katmerli göçmen olduğumuz için bu tür kitaplar ilgimi çekiyor.
Yazarın çok duru bir yazım tarzı var.Uzun süredir okuduğum en güzel kitaplardan biri diyebilirim.
Kitap,Nathaniel Hawthorne'dan alıntılanmış şu cümleyle başlıyor:

"Human nature will not flourish, any more than a potato, if it planted and replanted, for too long a series of generations, in the same worn-out soil.My children have had other birthplaces, and, so far as their fortunes may be within my control, shall strike their roots into unaccustomed earth."

Yazarla yapılmış bir söyleşi,The Independent
Bir başka söyleşi,The Guardian

Monday, June 23, 2008

Padişah Abdülaziz, dönemin Avrupa kralları tarafından saraylarına davet edilir. Ancak davet ulema arasında sorun yaratır. Osmanlıların egemen olduğu topraklar ‘Dar-ül İslâm’, davet sahibi Avrupalıların yani Hırıstiyanların toprakları ise ‘Dar-ül Harp’ olarak telakki edilmektedir. Dolayısıyla padişah, kendi toprakları dışında Avrupa’ya ayak bastığında savaşmaya mecburdur. Çözüm, kurnazca olduğu kadar endişe vericidir: Padişahın ayakkabılarına özel bir bölüm yapılıp içine toprak yerleştirilir ki, gittiği her yerde düşman toprağına değil İslâm toprağına ayak basmış olsun... Yani bugün de Türkiye’de yapıldığı gibi sorun kökünden halledilmeyip, ilkeler bazında çözüm üretmek yerine pragmatizmin cevalliğiyle idareten yol bulunur!
Gündüz Vassaf,Radikal Kitap,

Tuesday, June 10, 2008

Üç kitap

Son zamanlarda bizim evde çizgi roman okunuyor.Bu resimli kitaplar Defne'nin de çok ilgisini çekiyor!
Bahsetmek istedigim ilk kitap
Art Spiegelman'in Maus'u.

Bir çizgi roman klasiği olarak kabul ediliyor. Art Spigelman,kendi ailesinin tarihi üzerinden Auschwitz olaylarini ve soykırımı anlatıyor.Kesinlikle çok etkileyici bir kitap.
Meraklısına not; Ekşi Sözlük'te yazılanlara bakılırsa Türkçe çevirisi pek parlak değilmiş.



Marjane Satrapi,Fransa'da yaşayan İranlı bir çizer.O da kendi ailesinin tarihi üzerinden İran'ın yakın tarihini konu ediniyor.
Geçen yıl Cannes film festivalinde ödül alan animasyon filminin DVD'si çıktı,sinemalarda da gösterimde.Biz hem DVD'sini izledik,hem kitabı okuduk.Genelde, okuduğum kitapların film versiyonları beni hep hayal kırıklığına uğratır.Bu kez öyle olmadı, filmi de çok sevdim.



Raymond Briggs de İngiltere'nin yakın tarihini anne ve babası üzerinden anlatıyor.Kitap anne ve babanın (Ethel ve Ernest) tanışmasıyla başlıyor.Yakın tarihe dair ilginç detaylardan bahsediyor.Örneğin Ethel ve Ernest evlenip 1930larda mortgage'la ev alıyorlar.İkinci Dünya Savaşı, ilk araba,ilk TV, ilk radyo (wireless diyorlar) ve ilk telefonun yaşattığı heyecan.. Burada yaşadığımız için de sevdik sanırım bu kitabı.

Sunday, April 06, 2008

King Crimson - One Time

Thursday, April 03, 2008

Ergo Phizmiz

Ben yine,bugün yarin blog'u güncelleyeyim derken aradan 2 ay geçmiş.
Yazacak çok şey birikmiş,şimdilik bugünlerde çokca dinlediğimiz bir sanatçıdan bahsedeyim:
Ergo Phizmiz,New York'ta yaşayan yaratıcı, avant-garde bir müzisyen.


Biz, Ergo Phizmiz'in WFMU radyo istasyonundaki programlarını ( 67 dakikalık ses cümbüşlerini ) dinliyoruz.Kendisi fon müziği olarak da çok sevdiğimiz Jacques Tati'nin film müziklerini kullanıyor.
Dinlemek için tıklayın.

Tuesday, January 29, 2008

L'argent de Poche



Truffaut'nun 1976'da cektigi bu filmi (İngilizce adıyla Small Change) izledik gecen gün.
Etre et Avoir'i animsatti bize. Fransa'nin kücük bir kasabasinda bir ilkokul, ögretmenler, cocuklar, anneleri babaları...İnsanın içini ısıtan belgesel tadında bir film. Çocuklara ve cocukluğa dair.

Monday, January 28, 2008

Bugün Robert Wyatt'in doğum günüymüş. Açık Radyo'da Hilmi Tezgör'den duydum şimdi.
Nice yıllara!İyi ki varsın!

Tuesday, January 15, 2008

Ne dağlardaki Kürt çocukları ölsün ne böyle kaygısız ve saygısızca atıp tutabilen Kırşehirli zavallı veletler!
Bu topraklarda ARTIK kimse ölmesin.
Bu topraklarda ölmeye, öldürmeye methiyeler düzülmesin!
Bu topraklarda böyle patolojik dışavurumlara alkış ve gözyaşı tutulmasın. Şehit 'edebiyatı' yapılmasın.
BİR ÇOCUĞUMUZ DAHA ÖLMESİN! GÖMÜLMESİN!
10'u KIZ o zavallı 20 çocuk derhal tedaviye alınsın. İnsanların yaşamasının güzel olduğu, bu dünyaya ölmek ve öldürmek için değil KARDEŞÇE BİR ARADA YAŞAMAK İÇİN geldiğimiz, hayvan olmadığımız, onu bunu yiyerek yaşamaktan üstlerde bi yerlerde olmamız gerektiği onlara anlatılsın.
VE komutanlarımıza da pek tabii ki.
Mümkünse.

Perihan Mağden, Radikal, 15.01.2008

Wednesday, November 07, 2007

Londra,Thames kıyısı



Londra,Kasım 2007

Tuesday, October 30, 2007

Dünya Irak işgaline hazırlanırken, şimdi başımıza Kuzey Irak fatihi kesilenlerin savaşa katılmanın yararları üstüne kestikleri bakkal hesaplarının uğultusunda yine savaşın tanımını yapmaya çalışıyorduk.
Savaş hazırlığı, sansürüyle birlikte gelir. Savaşçı muktedirlerin kamuoyunu şehitlik mertebesinin kutsiyetine bir kez daha ikna etmesi, düşmanın canavarlığı üstüne dolduruşa getirip öfke ve nefreti körüklemesi sürecinde savaş karşıtı görüşler en iyi ihtimalle nanemolla demokratların mızmızlığı olarak yaftalanır. Bu savaş iklimini hazırlama aşamasında tehdit ve şantajlarla soluksuz bırakılan müstakbel şehit ve yakınlarının kafasında düşmanın cebren ezilmesinin şart olduğu konusunda en ufak bir kuşku yaratacak iletişim kanalları mümkün olduğunca sansürle tıkanır. Bu nedenle uygarlığıyla karşımızda sırıtaduran dünyanın en itici bulduğu kelimelerden biri BARIŞ olmuştur. Barışın savunulması, politik bir hareket olarak da en tehlikeli sistem karşıtlığı olarak görülür. Çünkü barışı savsöz olarak benimseyenler elbette sadece dünya üzerinde dostluk ve dayanışmanın sözcülüğünü üstlenmekle kalmayıp bütün sistemin işleyişini sorgulamakta, üstüne kurulu olduğu iktidar makinesini kurcalamaktadır.
Savaş, dünyanın hızına ayak uyduramayanların, yüzyıllar boyunca üstünde tepinilmiş insanların, kalabalık yapanların, kirli, çirkin, siyah olanların, işsiz, az beslenen, cahil olanların nüfusunu kontrol edebilmek için arada başvurulan bir temizlik harekâtıdır. Savaşlara yoksullar gönderilir. Yoksul ülkelerin yoksulları birbirine kırdırılır. Dünyanın dengesi yeniden kurulur.
Şimdi bu ülkenin yoksullarının birbirine kırdırıldığı lanetli bir mevsimden bir türlü geçemiyoruz.

Thursday, October 18, 2007

Kimi demokrat yazarlarda görülen 'Hepimiz Mehmetçiğiz' sloganı da hayat algımızın paramparça edilip bize dayatılan 'taraf'lar konusunda pes etmenin bir göstergesi. "Hepimiz Ermeniyiz" sloganından alınanları, bakın biz Mehmetçiğiz de, diyerek yatıştırma çabası.
Oysa "Hepimiz Ermeniyiz" diye bağıranlar kendilerini, Ermeni oldukları için tehdit altında yaşatılanlara kalkan edip hedef olmaya hazır olduklarını ilan ediyorlardı. Yükselen ırkçı şiddete, biz kalabalığız, hepimizi öldüremezsiniz diye haykırıyorlardı. Birlikte yaşadıkları kardeşlerine sahip çıkıyorlardı.
Burada söz konusu olan ise, bir savaştır. Savaşa karşı olup barışın dilini konuşmak, bombaların gürültüsü altında güçtür elbet. Savaşın asla ve hiçbir koşulda çözüm olamayacağına inanan bir insansanız, nasıl ölen PKK'lılar için hepimiz PKK'lıyız, diye bağırmıyorsanız, Mehmetçikliğe de sahip çıkmamalısınız.
Genç insanların, sırtlarına Mehmetçik adı yüklenerek ölüme gönderilmesi karşısında acı çekiyorsanız, militarist adlandırmaların karşısında daha dikkatli davranmalısınız. Yoksa, bir şehit cenazesinde konuşma yapan gözü dönmüş müftünün "Ermeni p.....'lerine" küfredişini en azından anlaşılır kılarsınız. Ermeni-Kürt müsün? Türk müsün? Vatanı seviyor musun? Sevmiyor musun?
Biz, kimsenin Mehmetçik olmadığı, Mehmetçik olmaya zorlanmadığı, kimsenin gerilla olmadığı, olmaya zorlanmadığı bir hayatın özlemini çekenler Kürtlerin de Türklerin de mutlu olduğu bir dünyayı düşlüyoruz.
Savaş tacirlerinin, militarist hamaset dilinin gölgesi gözümüzü karartmamalı.
Hayattan taraf olmalı. Barıştan taraf olmalı.

Yıldırım Türker,Radikal 2,14-10-2007

Monday, October 15, 2007

Blog Hareket Günü

Bugün Blog Hareket Günü.15000den fazla blogcu bugün bloglarında aynı konuya yer vererek "çevre" temalı yazılar yayınlıyor.

Bloggers Unite - Blog Action Day
Sevgili okuyucu, ben bugün sizi vejetaryan olmaya davet ediyorum.
Eğer çevreci olduğumuzu varsayıyorsak yiyeceklerimiz hakkında da düşünmeliyiz.
Yakıt tüketimimizi,plastik torba kullanımımızı azaltmaya çalşıyor,enerji tasarruflu ampuller kullanıyor, yerel yiyecekler alıyorsak, tabağımızdaki etin de nereden, nasıl geldiğini düşünmemiz,sorgulamamız gerekiyor.
Endüstriyel hayvancılığın çevreye verdiği zararlar had safhada.
Bu bir gecede olacak iş değil elbette, yine de aklınızın bir köşesinde kalsın isterim....
Yarın alışveriş yaptığınız marketin et reyonları arasında dolaşırken düşünün.
Paketlenmiş "ürünlerin" geçmişini bir düşünün.
Tabağınıza koyduğunuz etin neyi simgelediğini düşünün.
Korkuyu mu? Acıyı mı? Şiddeti mi?
İnternetteki vegan ve vejetaryen siteleri, blogları dolaşın.
Bilgilenin, ilham alın.
PETA'dan kendinize bir vejetaryen başlangıç paketi ısmarlayın.
Kendinizi hazır hissetiğinizde birkaç gün bu şekilde beslenmeyi deneyin.
Türkçe siteler içinde benim oldukça kapsamlı bulduklarım şunlar:
Sevgili Nükhet'in blogu: Vegan
Vejetaryen Beslenme

Çevreci olduğunuzu düşünüyor ama et yiyor,hayvanların şiddete maruz kalmasına göz yumuyorsanız,bu konuyu es geçmeyin, sorgulayın.

Thursday, October 11, 2007

Doris Lessing

Nobel edebiyat ödülünü Doris Lessing kazanmış.
Birkaç yıl önce Metis yayınlarınca çevrilen Kedilere Dair adlı kitabını okumuş, çok sevmiştim.Diğer kitaplarına da bakmalı.

"Bej renkli, ... ön ayakların bitiminde gümüşe çalan patiler. Kenarları beyazla çerçevelenmiş olduğu için simli gibi duran kulaklar dikilip, öne arkaya oynardı; dinleyerek, algılayarak. ... Kuyruğu, ucu sanki diğer organlarının alamadığı mesajları alıyormuş gibi, bir başka boyutta oynardı. Hava kadar hafif, pür dikkat oturur, tüyleriyle, bıyıklarıyla, kulaklarıyla, bütün varlığıyla, bakar, işitir, hisseder, koklar, içine çekerdi. Eğer balık sudaki hareketin somutlaşmış, şekillenmiş haliyse, endamına bakılırsa kedi de hissedilmeyen havanın çizgiye dökülmüş ve biçimlenmiş hali.
Ah kedi; derdim, daha doğrusu tapınırdım: Güzeeeel kedi! Nefis kedi! Zarif kedi! İpek kedi! Tüylü baykuş gibi yumuşacık kedi, kelebek patili kedi, süslü kedi, inanılmaz kedi! Kedi, kedi, kedi, kedi."




"I was coming back from the hospital with my son Peter who was sick. I stepped out of a taxi and there were all these cameras, a whole posse of photographers. As this street is very good for that kind of thing, I thought they were shooting a soap or an episode of Morse or something. But it was me. So I first heard that I had won the Nobel prize for literature from the reporters.
"It is the most glamorous prize, and naturally it has got a lot of prestige, which none of the other prizes have, so it's the icing on the cake. At one point, sometime in the 70s, they [the Nobel academy] didn't like me - they said they didn't - but they seem to have changed their minds. Committees are like that. Of course I didn't expect to get it. I've been on the shortlist for 40 years. It is good to be the 11th woman on the list, I'm only sorry that one of the first or fourth or the fifth wasn't Virginia Woolf. But I don't think it is helpful to talk about writers in terms of male and female. A lot of British writers have won it, which is good. We produce a lot of good writers. I've been talking non-stop all day. I've spoken to my publisher and agent and old friends who rang me up, which was very good. There were lots of people who have wanted me to have it for a long time, so it is very nice that I have. I'm exhausted. To celebrate I'd have to go and buy champagne. I'm going to bed."

Friday, October 05, 2007

1-7 Ekim Emzirme Haftası

Sevgili Yasemin'in blogunda rastladım bu yazıya.
Ben de burada yer vermek istiyorum.
İnsan anne/baba olmadan tam olarak idrak edemiyor;anne sütü bebeğin yaşama iyi bir başlangıç yapması için çok,çok ama çok önemli.
Emmek bebeği yalnızca fiziksel açıdan geliştirmekle kalmıyor, psikolojik gelişimine de katkıda bulunuyor.

Bir anne cerrahi operasyonla her iki memesini de yitirmemişse veya kanser ilaçları kullanmıyorsa bebeğine sütünü verememesi, hatta ikiz veya üçüz sahibi annelerin bile sütünün yetmemesi söz konusu olamaz. Bir annenin süt üretimi, emzirdiği bebek veya bebeklerin ihtiyacına göre ayarlanan biyolojik ve hormonal bir sürecin ürünüdür. Beyindeki üst merkezler sevgi, nefret, korku ve kaygı gibi duygularla etkilenip bu doğal süreci bozabilir. Yeni doğum yapan bir anne psiko-sosyal açıdan olumlu bir ortamda emzirmeye başlayabilirse hiç bir sorun yaşamaz. Sağlık çalışanlarına anneleri rahatlatmak ve emzirmeyi desteklemek açısından büyük görev düşüyor.

Yazının tamamını okumak için alıntının üzerine tıklayın.

İlgili linkler:
Anne sütü

Wednesday, October 03, 2007

Kütüphane

Burada en sevdiğim şeylerden biri, oturduğumuz yerde çağdaş bir kütüphane olması.
Kitapların yanı sıra CD ve DVDler de var.
Kütüphane günün hemen her saatinde çok işlek bir yer. Yani yalnızca öğrencilerin ödev yapmak,ders çalışmak için geldikleri bir yer değil, her yaş grubundan insanla karşılaşabileceğiniz, hayatla içiçe bir yer.
Çocuklara kitap okumayı sevdirmek için 0-5 yaş grubuna özel aktiviteler var.
Biz de bir kaç hafta önce Defne'yi kütüphaneye kaydettirdik.



Bebekler için tekerleme saati, daha büyük çocuklar için öykü saatleri düzenliyorlar. İki haftadır Salı günleri oraya gidiyoruz. Başka bebekleri görmek, müzik dinleyip oynamak Defne'nin hoşuna gidiyor.
Tabii,biz burada doğup büyümediğimiz için biraz yabancı kaldık şarkılara. Bunları acilen öğrenmemiz gerekiyor ;)
Tekerleme saatine 6 kez gittiğimizde bize bir hediye vereceklermiş. Bu da, yine devletin çocuklara kitapları sevdirmek amacıyla verdiği bir hizmet. Sanırım bir yaşını dolduran bebeklere ya sağlık görevlileri ya da kütüphaneler aracılığıyla bir kaç kitap hediye ediliyor.Keşke Türkiye'de de böyle şeyler yapılabilse...

Monday, October 01, 2007

Londra'dan Sydney'e



Ucuz uçak biletlerinde rekabet süredursun, Ozbus adlı şirket alternatif bir tur düzenliyor:Londra'dan Sydney'e otobüs seferleri.
Gezi tam 12 hafta sürüyor. 3750 Sterlin'e dünyanın bir ucundan diğer ucuna seyahat ediyorsunuz. Pek çok ülkeden geçiyor, değişik yerler görüyorsunuz. Değişik renkler, kokular... Fikir bir yandan çok çekici, bir yandan da tereddütte bırakıyor insanı.
Hiç tanımadığınız 30 kişiyle 12 hafta boyunca birliktesiniz. Anlaşabileceğiniz tipler çıkarsa ne ala, ama tersi olursa,işte onu hayal etmek istemiyor insan.

Yolculuğun güzergahı şurada.

Bu şirket yeni mi kuruldu bilmiyorum ama turlarin ilki 2 hafta önce yola çıktı.
Guardian gazetesi yazarlarından biri de otobüste ve ilk izlenimlerini Cumartesi günü yayınladı. Devamını merakla bekliyorum.

All aboard for Sydney

Anita Sethi'nin yazısının devamında buna benzer bir tecrübeyi 70 li yıllarda yaşamış birinin yazısı var.

Thursday, September 27, 2007

Çekiliş

Veggie Way'de küçük bir çekiliş yapıyoruz. Bebeği olanlar, özellikle diş çıkaranlar için.
Tıklayın!

Wednesday, September 19, 2007

Bir belgesel



Bu filmi geçen kış izlemiştik. Buraya yazmamışım. Geçen gün bir yerde DVD'sini görünce aklıma geldi.
Yönetmen Nicholas Philibert, Etre et Avoir'da, Fransa'nın bir köyünde yaşayan bir öğretmenle öğrencilerini anlatıyor.
Öğretmenin öğrencileriyle kurduğu ilişki ilham verici. Her birine sevgiyle yaklaşıyor.
İnsanın içini ısıtan çok güzel bir belgesel.


Ekşi Sözlük'ten:
  • bir fransiz belgeseli. 3 sinifin beraber okudugu bir koy ilkokulu hakkinda. bizimkilere benzetmek gibi olmasin, toplamda 12 cocuk kadar var, ogretmen de audi suruyor.bir alay odul toplamis, odullerin esas sebebinin bir takim cocuklarin super sirinligi oldugundan supheleniyorum.(tramell, 21.04.2003 00:18)
  • nicholas philibert'in filmidir. yaklaşık 150 saatlik çekimden bir buçuk saate inmiştir. belgesel tarihinin en popüler yapımlarından birisidir, fransa'da iki milyona yakın gişe yaptı. toplam bütçesiyse aşağı-yukarı 1 milyon doları buluyor.(ibrahim tatliseks, 21.04.2003 00:20 ~ 22.04.2003 00:59)
  • izleyince insanın böyle oturup boy boy çocuk yapası, bi köşeye dizesi, sabah akşam mıncıklayasının geldiği bir güzel ve de ilginç fransız filmi...hı bi de eklemeden edemeyeceğim, filmdeki ööretmen disiplin ve şefkatin mükemmel dengesini kurabilmiş az bulunan bir hoca kimliğiyle dikkatleri çekmekte...(carcharodoncarcharia, 15.12.2004 11:36 ~ 03.05.2007 13:51)
  • su anda yazmakta oldugum tez itibariyle oldukca dikkat ceken bir hukuki uyusmazliga neden olmus belgesel. söyleki, bu belgeselde konu alinan ilkokul ögretmeni, belgesel cok basari kazaninca aldigi parayi yetersiz bulup, bu eserin sahipleri arasinda ben de varim demistir. oysa ki, fransiz fikri mülkiyet hukukunda sinema eseri sahipleri yönetmen, senarist, diyalog yazari, özgün müzik besteleyicisinden olusur. zaten bu kisi de belgeselin konusu benim hayatimdan yola cikilarak yazildigi icin ben eser sahibi sayilmaliyim demistir.sonuc; havasini almistir.(ziggy, 15.12.2004 11:40 ~ 20:40)

Thursday, September 13, 2007

Minik kulaklar için

Bugünlerde bizim evde DJ'liği Defne ele aldı.
Bu CDleri çok seviyor. Bazı şarkıları duyar duymaz gülümsemeye, kafasını sağa sola sallayıp dansetmeye başlıyor.


Bu Cd'yi hamileyken katıldığım doğuma hazırlık kurslarına giderken, hastanede, bir tezgahta görüp almıştım. 50 penny gibi komik bir fiyata satılıyordu. Bir öğretmen hazırlamış bu CD'yi. Hareketli çocuk şarkıları, arka planda bebek ya da hayvan sesleri var; çok güzel.





Brazillian Lullaby'ı bir kaç yıl önce İstanbul'dan almış ve çok beğenmiştik. Şimdi Defne'yle dinliyoruz. O da sevince, bir kaç hafta önce Cuban Lullaby'i aldık. Bu, Elipsis Arts tarafından hazırlanmış bir ninni serisi. CD'lerin kapakları da, broşürler de çok güzel. Amazon'da şarkılardan kısa bölümler var, isterseniz dinleyebilirsiniz.

Sevgili Elif, bir süre önce Rockabye Baby den bahsetmişti. Bebeğinizle Radiohead dinlemek ister misiniz? Ya da U2?
Biz buradan henüz bir şey almadık ama siteye girince başlayan Radiohead parçasını çok seviyoruz.




Defne, Vashti Bunyan'ı çok seviyor. Kimbilir, belki de ben hamileyken onun albümlerini çok dinlediğim içindir. Vashti Bunyan'ın ilginç bir hikayesi var. Okumak isterseniz tıklayın.Ben özellikle Look Aftering albümündeki Here Before şarkısını çok seviyorum.

once I had a child
she was smiling like sunshine
she could see it all
like she'd been here before



...ve Bach. Bir keresinde Defne, oyuncağını bir kenara bırakıp gerçekten Bach dinlemeye başlayıp bizi çok şaşırtmıştı.

Wednesday, September 12, 2007

John Lennon - Beautiful Boy (to Sean)

Fikret Kızılok'tan sonra bugün de John Lennon dinleyelim.

Orhan Pamuk

Geçen hafta bahsetmiştim: Orhan Pamuk, Öteki Renkler'in İngilizce'ye çevrilmiş olması dolayısıyla burada bir konuşma yapmıştı. Söyleşiyi, The Independent gazetesinin edebiyat editörü Boyd Tonkin yürütmüş. Tonkin'in konuyla ilgili dün yayımlanan yazısı dikkat çekici:

Boyd Tonkin: Athens and Ankara could redraw our mental maps

Tuesday, September 11, 2007

Ama Babacığım