Wednesday, November 07, 2007

Londra,Thames kıyısı



Londra,Kasım 2007

Tuesday, October 30, 2007

Dünya Irak işgaline hazırlanırken, şimdi başımıza Kuzey Irak fatihi kesilenlerin savaşa katılmanın yararları üstüne kestikleri bakkal hesaplarının uğultusunda yine savaşın tanımını yapmaya çalışıyorduk.
Savaş hazırlığı, sansürüyle birlikte gelir. Savaşçı muktedirlerin kamuoyunu şehitlik mertebesinin kutsiyetine bir kez daha ikna etmesi, düşmanın canavarlığı üstüne dolduruşa getirip öfke ve nefreti körüklemesi sürecinde savaş karşıtı görüşler en iyi ihtimalle nanemolla demokratların mızmızlığı olarak yaftalanır. Bu savaş iklimini hazırlama aşamasında tehdit ve şantajlarla soluksuz bırakılan müstakbel şehit ve yakınlarının kafasında düşmanın cebren ezilmesinin şart olduğu konusunda en ufak bir kuşku yaratacak iletişim kanalları mümkün olduğunca sansürle tıkanır. Bu nedenle uygarlığıyla karşımızda sırıtaduran dünyanın en itici bulduğu kelimelerden biri BARIŞ olmuştur. Barışın savunulması, politik bir hareket olarak da en tehlikeli sistem karşıtlığı olarak görülür. Çünkü barışı savsöz olarak benimseyenler elbette sadece dünya üzerinde dostluk ve dayanışmanın sözcülüğünü üstlenmekle kalmayıp bütün sistemin işleyişini sorgulamakta, üstüne kurulu olduğu iktidar makinesini kurcalamaktadır.
Savaş, dünyanın hızına ayak uyduramayanların, yüzyıllar boyunca üstünde tepinilmiş insanların, kalabalık yapanların, kirli, çirkin, siyah olanların, işsiz, az beslenen, cahil olanların nüfusunu kontrol edebilmek için arada başvurulan bir temizlik harekâtıdır. Savaşlara yoksullar gönderilir. Yoksul ülkelerin yoksulları birbirine kırdırılır. Dünyanın dengesi yeniden kurulur.
Şimdi bu ülkenin yoksullarının birbirine kırdırıldığı lanetli bir mevsimden bir türlü geçemiyoruz.

Thursday, October 18, 2007

Kimi demokrat yazarlarda görülen 'Hepimiz Mehmetçiğiz' sloganı da hayat algımızın paramparça edilip bize dayatılan 'taraf'lar konusunda pes etmenin bir göstergesi. "Hepimiz Ermeniyiz" sloganından alınanları, bakın biz Mehmetçiğiz de, diyerek yatıştırma çabası.
Oysa "Hepimiz Ermeniyiz" diye bağıranlar kendilerini, Ermeni oldukları için tehdit altında yaşatılanlara kalkan edip hedef olmaya hazır olduklarını ilan ediyorlardı. Yükselen ırkçı şiddete, biz kalabalığız, hepimizi öldüremezsiniz diye haykırıyorlardı. Birlikte yaşadıkları kardeşlerine sahip çıkıyorlardı.
Burada söz konusu olan ise, bir savaştır. Savaşa karşı olup barışın dilini konuşmak, bombaların gürültüsü altında güçtür elbet. Savaşın asla ve hiçbir koşulda çözüm olamayacağına inanan bir insansanız, nasıl ölen PKK'lılar için hepimiz PKK'lıyız, diye bağırmıyorsanız, Mehmetçikliğe de sahip çıkmamalısınız.
Genç insanların, sırtlarına Mehmetçik adı yüklenerek ölüme gönderilmesi karşısında acı çekiyorsanız, militarist adlandırmaların karşısında daha dikkatli davranmalısınız. Yoksa, bir şehit cenazesinde konuşma yapan gözü dönmüş müftünün "Ermeni p.....'lerine" küfredişini en azından anlaşılır kılarsınız. Ermeni-Kürt müsün? Türk müsün? Vatanı seviyor musun? Sevmiyor musun?
Biz, kimsenin Mehmetçik olmadığı, Mehmetçik olmaya zorlanmadığı, kimsenin gerilla olmadığı, olmaya zorlanmadığı bir hayatın özlemini çekenler Kürtlerin de Türklerin de mutlu olduğu bir dünyayı düşlüyoruz.
Savaş tacirlerinin, militarist hamaset dilinin gölgesi gözümüzü karartmamalı.
Hayattan taraf olmalı. Barıştan taraf olmalı.

Yıldırım Türker,Radikal 2,14-10-2007

Monday, October 15, 2007

Blog Hareket Günü

Bugün Blog Hareket Günü.15000den fazla blogcu bugün bloglarında aynı konuya yer vererek "çevre" temalı yazılar yayınlıyor.

Bloggers Unite - Blog Action Day
Sevgili okuyucu, ben bugün sizi vejetaryan olmaya davet ediyorum.
Eğer çevreci olduğumuzu varsayıyorsak yiyeceklerimiz hakkında da düşünmeliyiz.
Yakıt tüketimimizi,plastik torba kullanımımızı azaltmaya çalşıyor,enerji tasarruflu ampuller kullanıyor, yerel yiyecekler alıyorsak, tabağımızdaki etin de nereden, nasıl geldiğini düşünmemiz,sorgulamamız gerekiyor.
Endüstriyel hayvancılığın çevreye verdiği zararlar had safhada.
Bu bir gecede olacak iş değil elbette, yine de aklınızın bir köşesinde kalsın isterim....
Yarın alışveriş yaptığınız marketin et reyonları arasında dolaşırken düşünün.
Paketlenmiş "ürünlerin" geçmişini bir düşünün.
Tabağınıza koyduğunuz etin neyi simgelediğini düşünün.
Korkuyu mu? Acıyı mı? Şiddeti mi?
İnternetteki vegan ve vejetaryen siteleri, blogları dolaşın.
Bilgilenin, ilham alın.
PETA'dan kendinize bir vejetaryen başlangıç paketi ısmarlayın.
Kendinizi hazır hissetiğinizde birkaç gün bu şekilde beslenmeyi deneyin.
Türkçe siteler içinde benim oldukça kapsamlı bulduklarım şunlar:
Sevgili Nükhet'in blogu: Vegan
Vejetaryen Beslenme

Çevreci olduğunuzu düşünüyor ama et yiyor,hayvanların şiddete maruz kalmasına göz yumuyorsanız,bu konuyu es geçmeyin, sorgulayın.

Thursday, October 11, 2007

Doris Lessing

Nobel edebiyat ödülünü Doris Lessing kazanmış.
Birkaç yıl önce Metis yayınlarınca çevrilen Kedilere Dair adlı kitabını okumuş, çok sevmiştim.Diğer kitaplarına da bakmalı.

"Bej renkli, ... ön ayakların bitiminde gümüşe çalan patiler. Kenarları beyazla çerçevelenmiş olduğu için simli gibi duran kulaklar dikilip, öne arkaya oynardı; dinleyerek, algılayarak. ... Kuyruğu, ucu sanki diğer organlarının alamadığı mesajları alıyormuş gibi, bir başka boyutta oynardı. Hava kadar hafif, pür dikkat oturur, tüyleriyle, bıyıklarıyla, kulaklarıyla, bütün varlığıyla, bakar, işitir, hisseder, koklar, içine çekerdi. Eğer balık sudaki hareketin somutlaşmış, şekillenmiş haliyse, endamına bakılırsa kedi de hissedilmeyen havanın çizgiye dökülmüş ve biçimlenmiş hali.
Ah kedi; derdim, daha doğrusu tapınırdım: Güzeeeel kedi! Nefis kedi! Zarif kedi! İpek kedi! Tüylü baykuş gibi yumuşacık kedi, kelebek patili kedi, süslü kedi, inanılmaz kedi! Kedi, kedi, kedi, kedi."




"I was coming back from the hospital with my son Peter who was sick. I stepped out of a taxi and there were all these cameras, a whole posse of photographers. As this street is very good for that kind of thing, I thought they were shooting a soap or an episode of Morse or something. But it was me. So I first heard that I had won the Nobel prize for literature from the reporters.
"It is the most glamorous prize, and naturally it has got a lot of prestige, which none of the other prizes have, so it's the icing on the cake. At one point, sometime in the 70s, they [the Nobel academy] didn't like me - they said they didn't - but they seem to have changed their minds. Committees are like that. Of course I didn't expect to get it. I've been on the shortlist for 40 years. It is good to be the 11th woman on the list, I'm only sorry that one of the first or fourth or the fifth wasn't Virginia Woolf. But I don't think it is helpful to talk about writers in terms of male and female. A lot of British writers have won it, which is good. We produce a lot of good writers. I've been talking non-stop all day. I've spoken to my publisher and agent and old friends who rang me up, which was very good. There were lots of people who have wanted me to have it for a long time, so it is very nice that I have. I'm exhausted. To celebrate I'd have to go and buy champagne. I'm going to bed."

Wednesday, October 03, 2007

Kütüphane

Burada en sevdiğim şeylerden biri, oturduğumuz yerde çağdaş bir kütüphane olması.
Kitapların yanı sıra CD ve DVDler de var.
Kütüphane günün hemen her saatinde çok işlek bir yer. Yani yalnızca öğrencilerin ödev yapmak,ders çalışmak için geldikleri bir yer değil, her yaş grubundan insanla karşılaşabileceğiniz, hayatla içiçe bir yer.
Çocuklara kitap okumayı sevdirmek için 0-5 yaş grubuna özel aktiviteler var.
Biz de bir kaç hafta önce Defne'yi kütüphaneye kaydettirdik.



Bebekler için tekerleme saati, daha büyük çocuklar için öykü saatleri düzenliyorlar. İki haftadır Salı günleri oraya gidiyoruz. Başka bebekleri görmek, müzik dinleyip oynamak Defne'nin hoşuna gidiyor.
Tabii,biz burada doğup büyümediğimiz için biraz yabancı kaldık şarkılara. Bunları acilen öğrenmemiz gerekiyor ;)
Tekerleme saatine 6 kez gittiğimizde bize bir hediye vereceklermiş. Bu da, yine devletin çocuklara kitapları sevdirmek amacıyla verdiği bir hizmet. Sanırım bir yaşını dolduran bebeklere ya sağlık görevlileri ya da kütüphaneler aracılığıyla bir kaç kitap hediye ediliyor.Keşke Türkiye'de de böyle şeyler yapılabilse...

Monday, October 01, 2007

Londra'dan Sydney'e



Ucuz uçak biletlerinde rekabet süredursun, Ozbus adlı şirket alternatif bir tur düzenliyor:Londra'dan Sydney'e otobüs seferleri.
Gezi tam 12 hafta sürüyor. 3750 Sterlin'e dünyanın bir ucundan diğer ucuna seyahat ediyorsunuz. Pek çok ülkeden geçiyor, değişik yerler görüyorsunuz. Değişik renkler, kokular... Fikir bir yandan çok çekici, bir yandan da tereddütte bırakıyor insanı.
Hiç tanımadığınız 30 kişiyle 12 hafta boyunca birliktesiniz. Anlaşabileceğiniz tipler çıkarsa ne ala, ama tersi olursa,işte onu hayal etmek istemiyor insan.

Yolculuğun güzergahı şurada.

Bu şirket yeni mi kuruldu bilmiyorum ama turlarin ilki 2 hafta önce yola çıktı.
Guardian gazetesi yazarlarından biri de otobüste ve ilk izlenimlerini Cumartesi günü yayınladı. Devamını merakla bekliyorum.

All aboard for Sydney

Anita Sethi'nin yazısının devamında buna benzer bir tecrübeyi 70 li yıllarda yaşamış birinin yazısı var.

Thursday, September 27, 2007

Çekiliş

Veggie Way'de küçük bir çekiliş yapıyoruz. Bebeği olanlar, özellikle diş çıkaranlar için.
Tıklayın!

Wednesday, September 19, 2007

Bir belgesel



Bu filmi geçen kış izlemiştik. Buraya yazmamışım. Geçen gün bir yerde DVD'sini görünce aklıma geldi.
Yönetmen Nicholas Philibert, Etre et Avoir'da, Fransa'nın bir köyünde yaşayan bir öğretmenle öğrencilerini anlatıyor.
Öğretmenin öğrencileriyle kurduğu ilişki ilham verici. Her birine sevgiyle yaklaşıyor.
İnsanın içini ısıtan çok güzel bir belgesel.


Ekşi Sözlük'ten:
  • bir fransiz belgeseli. 3 sinifin beraber okudugu bir koy ilkokulu hakkinda. bizimkilere benzetmek gibi olmasin, toplamda 12 cocuk kadar var, ogretmen de audi suruyor.bir alay odul toplamis, odullerin esas sebebinin bir takim cocuklarin super sirinligi oldugundan supheleniyorum.(tramell, 21.04.2003 00:18)
  • nicholas philibert'in filmidir. yaklaşık 150 saatlik çekimden bir buçuk saate inmiştir. belgesel tarihinin en popüler yapımlarından birisidir, fransa'da iki milyona yakın gişe yaptı. toplam bütçesiyse aşağı-yukarı 1 milyon doları buluyor.(ibrahim tatliseks, 21.04.2003 00:20 ~ 22.04.2003 00:59)
  • izleyince insanın böyle oturup boy boy çocuk yapası, bi köşeye dizesi, sabah akşam mıncıklayasının geldiği bir güzel ve de ilginç fransız filmi...hı bi de eklemeden edemeyeceğim, filmdeki ööretmen disiplin ve şefkatin mükemmel dengesini kurabilmiş az bulunan bir hoca kimliğiyle dikkatleri çekmekte...(carcharodoncarcharia, 15.12.2004 11:36 ~ 03.05.2007 13:51)
  • su anda yazmakta oldugum tez itibariyle oldukca dikkat ceken bir hukuki uyusmazliga neden olmus belgesel. söyleki, bu belgeselde konu alinan ilkokul ögretmeni, belgesel cok basari kazaninca aldigi parayi yetersiz bulup, bu eserin sahipleri arasinda ben de varim demistir. oysa ki, fransiz fikri mülkiyet hukukunda sinema eseri sahipleri yönetmen, senarist, diyalog yazari, özgün müzik besteleyicisinden olusur. zaten bu kisi de belgeselin konusu benim hayatimdan yola cikilarak yazildigi icin ben eser sahibi sayilmaliyim demistir.sonuc; havasini almistir.(ziggy, 15.12.2004 11:40 ~ 20:40)

Thursday, September 13, 2007

Minik kulaklar için

Bugünlerde bizim evde DJ'liği Defne ele aldı.
Bu CDleri çok seviyor. Bazı şarkıları duyar duymaz gülümsemeye, kafasını sağa sola sallayıp dansetmeye başlıyor.


Bu Cd'yi hamileyken katıldığım doğuma hazırlık kurslarına giderken, hastanede, bir tezgahta görüp almıştım. 50 penny gibi komik bir fiyata satılıyordu. Bir öğretmen hazırlamış bu CD'yi. Hareketli çocuk şarkıları, arka planda bebek ya da hayvan sesleri var; çok güzel.





Brazillian Lullaby'ı bir kaç yıl önce İstanbul'dan almış ve çok beğenmiştik. Şimdi Defne'yle dinliyoruz. O da sevince, bir kaç hafta önce Cuban Lullaby'i aldık. Bu, Elipsis Arts tarafından hazırlanmış bir ninni serisi. CD'lerin kapakları da, broşürler de çok güzel. Amazon'da şarkılardan kısa bölümler var, isterseniz dinleyebilirsiniz.

Sevgili Elif, bir süre önce Rockabye Baby den bahsetmişti. Bebeğinizle Radiohead dinlemek ister misiniz? Ya da U2?
Biz buradan henüz bir şey almadık ama siteye girince başlayan Radiohead parçasını çok seviyoruz.




Defne, Vashti Bunyan'ı çok seviyor. Kimbilir, belki de ben hamileyken onun albümlerini çok dinlediğim içindir. Vashti Bunyan'ın ilginç bir hikayesi var. Okumak isterseniz tıklayın.Ben özellikle Look Aftering albümündeki Here Before şarkısını çok seviyorum.

once I had a child
she was smiling like sunshine
she could see it all
like she'd been here before



...ve Bach. Bir keresinde Defne, oyuncağını bir kenara bırakıp gerçekten Bach dinlemeye başlayıp bizi çok şaşırtmıştı.

Wednesday, September 12, 2007

John Lennon - Beautiful Boy (to Sean)

Fikret Kızılok'tan sonra bugün de John Lennon dinleyelim.

Orhan Pamuk

Geçen hafta bahsetmiştim: Orhan Pamuk, Öteki Renkler'in İngilizce'ye çevrilmiş olması dolayısıyla burada bir konuşma yapmıştı. Söyleşiyi, The Independent gazetesinin edebiyat editörü Boyd Tonkin yürütmüş. Tonkin'in konuyla ilgili dün yayımlanan yazısı dikkat çekici:

Boyd Tonkin: Athens and Ankara could redraw our mental maps

Tuesday, September 11, 2007

Wednesday, September 05, 2007

Comicopera




Robert Wyatt'in yeni albümü Comicopera 8 Ekim'de piyasaya çıkıyormuş.
15 Ekim'de de Londra'da Southbank Center'da bir söyleşi yapacakmış.(Bugün de Orhan Pamuk söyleşisi var Southbank'te) Defne'yi bırakıp bir yere gidemiyoruz ama Robert Wyatt'a en azından Soner'in gitmesini çok isterim.

Tuesday, September 04, 2007

Bezsiz bebek

Bir kaç gün önce Radikal'de bir haber çıktı: Bezsiz çocuk, dertsiz çocuk mu?

Haberi yazan kişi kimse, adı belirtilmemiş, konuyu hiç araştırmadan yazdığı için tamamen yanlış aktarmış.
Her şeyden önce bu yöntem, Çin'de, Hindistan'da ve Afrika'da yüzyıllardan beri uygulanan bir yöntem. İngilizcesi "Ellimination Communication" yani "Tuvalet İletişimi".
Yöntemin önerdiği şey şu: Bebekler çiş ya da kaka yapmadan önce çeşitli sinyaller verirler, huysuzlanırlar, emiyorlarsa kendilerini geri çekerler vs. Bu işaretleri anlayıp çocuğu tuvalete yada lazımlığa tutarsanız bez kullanmanıza gerek kalmaz. Eğer bebeğin verdiği işaretlere duyarsız kalınırsa, belli bir yaştan sonra (6.ay civarı) bebek bu işaretleri vermemeye başlar.
Bebeğin işaretlerini okuyabilmek için tabir-i caizse annenin kendini eğitmesi gerekir. Yani bu yöntem, hiç bir şekilde, çocuğa zorla tuvalet eğitimi vermeye yönelik değil.
Zamanı ve sabrı olan anneler deniyor ve yapıyor.Benim de çok ilgimi çekmişti ama o kadar sabırlı değilmişim doğrusu.

Monday, September 03, 2007

Su çiçeği

Defne'miz su çiçeği geçiriyor.
Bu çocukluk hastalıklarını bu kadar erken beklemiyorduk -Defne bugün 8 aylık oldu-ama bir yerlerden su çiçeği virüsü kapmışız.
Cuma günü gittiğimiz doktor ilaç vermemişti, gerekirse calpol (bebekler için ateş düşürücü ve ağrı kesici bir şurup) vermemizi söylemişti.
Dün bir türlü uyuyamadı ve çok ağladı. Bunun üzerine sabah yeniden doktora gittik, bu sefer "çiçek"lere sürmemiz için bir losyon, başka bir ağrı kesici ve antihistamine'le döndük. Sanırım işe yaradılar, şimdi huzurlu bir şekilde uyuyor.

Wednesday, August 15, 2007

Stendhal sendromu

Posta kutumu düzenlerken buldum bu notu.
Soner göndermişti.
İngiltere'ye yeni geldiğimiz zamanlar... Londra'daki müzeleri gezme heyecanı ve isteğiyle içimiz kıpır kıpırken bir haftasonu Tate Modern'e gitmiştik.
Sonuç: hüsran. Muazzam bir kalabalık, ne konsantre olup eserleri inceleyebilmek mümkün, ne sakince yürüyebilmek müzede. Gezebilseniz dahi verimli olacak gibi değil. Önceden çalışıp öyle gitmeli, ama o kadar çok müze, o kadar çok sanat eseri var ki...Kendimizi çok yorgun hissetmiştik dışarı çıktığımızda.

Onun ardından Soner, Açık Radyo'da yayınlanmış olan Didik Didik Freud programından şu anekdota rastgelmiş, bana da göndermişti:

Serol Teber: Stendhal Sendromu’nu şöyle tanımlayabiliriz; Standal, Floransa’ya gittiği zaman
o kadar küçük bir mekân içinde, o kadar çok fazla sanat eseri görmüştür
ki, sonunda bir katedralin içinde ciddi bir baygınlık geçirmiştir ve
kendisini zorlukla dışarıya, çimenlerin üzerine atıp yatmak zorunda
kalmış, dakikalarca yattıktan sonra kendini toparlayıp, oteline dönecek
duruma gelmiştir. Birkaç yıl önce, Floransalı bir psikiyatr, pek çok
turistte bayılmalar, halusinasyonlar, hezeyanlarla, taşikardilerle,
kalp çarpıntılarıyla, tansiyon düşmeleri veya yükselmeleriyle birlikte
bu tür oryantasyon bozukluğu içeren ve klinik tedaviye gereksinim
gösteren bir belirtiler kompleksi tespit etmiştir ve buna Stendhal
Sendromu adını koymuştur ve hakikaten Floransa’nın merkezinde, Roma’nın
merkezinde birkaç tane ambulans olası bir Stendhal Sendromu’na karşı
hazır beklemektedir.

Şenol Ayla: İlginç bir durum, tıp literatürüne edebiyattan bir aktarma.

Serol Teber: Freud da bunu Musa heykeli karşısında yaşamıştır, Goethe yaşamıştır, benzer duyguları, pek çok kişi yaşamıştır.

Wednesday, August 08, 2007

Anne sütü



1-8 Ağustos haftası Dünya Emzirme Haftasıydı. Benim buradan takip edebildiğim kadarıyla Türkiye bu konuda pek aktif değildi.
Ben emzirme oranının Türkiye'de çok daha yüksek olacağını tahmin ederken şu yazıdan öğrendim ki, Türkiye'de ilk aylarda yüzde 97 olan emzirme oranı üçüncü ayda yüzde 14'e düşüyormuş.Beş yılda bir gerçekleştirilen Türkiye Nüfus ve Sağlık Araştırmaları'na göre ilk altı ay sadece anne sütüyle beslenen bebek oranı 1998'de yüzde 1.3'ken 2003'te yüzde 21' e çıkmış, ki bu bile oldukça düşük bir rakam.

Anne sütünün yararları konusunda gerek internetten gerekse kitaplardan pek çok bilgiye ulaşmak mümkün. Bu tür konuları daha çok Veggie Way'de yazsam da burada da bu konuya değinmeden geçmek istemedim.
İngiltere'deki oranlar da pek içaçıcı değil.Yine de ben bu konuda ebelerden çok destek gördüm. Zaten hastaneden ancak bebeği doğru şekilde emzirebildiğinizi gördükten sonra çıkarıyorlar. Doğumdan sonraki ilk on gün boyunca, gün aşırı ebe eve gelip bebeği ve anneyi kontrol ediyor. Keşke aynı şartlara her anne ve bebek sahip olabilseydi...

Konunun uzmanı olmasam da edindiğim tecrübeleri burada paylaşmak istiyorum.

  • Doğumdan sonraki ilk bir saat içinde bebeğinizi muhakkak emzirin. Kolostrum adı verilen bu ilk süt, bebek için son derece faydalı. Buradaki ebeler anne adaylarına, hiç emzirmeseniz bile en azından ilk üç gün emzirin diyorlar.
  • Bebeğinizle ten tene temas kurun.
  • Bol bol sıvı tüketmek, karbonhidrat alımını arttırmak, iyi beslenmek,
  • ısırgan, rezene çayları içmek,bolca helva veya susam,bulgur, bira mayası tüketmek, bebek uyurken dinlenmek ve uyumak, sütü arttıran unsurlar. Emziren bir anne günlük olarak fazladan ortalama 500 kaloriye ihtyaç duyar.
  • Yenidoğan bebeğinizi saatle değil, ne zaman isterse emzirin. Sık emzirmek hem sütü arttırır hem de bebeğinizin kendisini daha iyi hissetmesini sağlar. Doğumdan sonra sarılığa yakalanan bebekler gerekirse uykudan uyandırılıp sık sık emzirilmelidir.
  • Emzirmek göğsünüzü deforme etmez. Göğüslerimizin şekli biz hamileyken değişir.
  • İlk birkaç gün, bebeğiniz doğru şekilde emmeyi öğrenene kadar, göğüs ucu yara olabilir. Göğüs ucuna sütünüzden sürmek bu yaraları kolayca iyileştirir. Bu tarihten sonra hala acı hissediyorsanız bebeğiniz memeyi doğru şekilde kavrayamıyor demektir. Doktorunuzdan, emzirme danışmanlarından yada tecrübeli bir anneden yardım isteyin.
  • Bebeğinizin kilosu istikrarlı bir şekilde artıyorsa, günde 5-6 kez altını ıslatıyorsa, emerken huzur içinde uyuyakalıyorsa sütünüz yeterli demektir.
  • Bebekler büyüme dönemlerinde (6-7. haftalar,3. ay ve 6. ayda) daha fazla emmek ya da yalnızca göğsünüzde durmak isteyebilirler. Bu sayede annenin vücudu daha fazla süt üretmesi gerektiğini anlar. Süt üretiminizi arttırmak için bebeğinizi göğsünüzde tutmaktan kaçınmayın, bebeğe emzik vermeyin.
  • Bebekler annelerinin memesi farklı şekilde, emzik ya da biberonları farklı şekilde emerler. Karışıklık yaratmaması için üç aydan küçük bebeklere emzik ya da biberon vermeyin.
  • Bebeğinizi emzirdiğiniz sürece "emziren anneler için vitamin takviyesi" ve bebeğin beyin gelişimi için çok yararlı olan omega 3-6-9 desteği alın.
  • Bebeğinizi ilk 6 ay boyunca yalnızca anne sütüyle besleyin. Türkiye'de ek besinlere geçme konusunda çok acele edildiğini, bunlara başlandığında da bebeklerin sindirim sistemlerinin kaldıramayacağı kadar ağır yiyecekler verildiğini gözlemliyorum. İlk bir yıl boyunca bebeğin temel besin kaynağı anne sütü olmalıdır. Ek besinler,bebeğe sadece çiğnemeyi öğrenmesi ve yeni tatlara alışması için verilmelidir.
  • Zamanında doğmuş (38.haftadan sonra) ve anne sütüyle beslenen bebeklerin demir takviyesine ihtiyaçları yoktur. Anne sütünün demir emilimi oranı % 50 ila 70 arasındadır. Demir takviyeli bebek mamalarında ise bu oran yalnızca %3 ila 12 arasındadır. (Kaynak:Kellymom)
  • Nerede olursa olsun, bebeğinizi emzirmekten çekinmeyin. Sütünüz bebeğinizin en doğal ihtiyacı.

Dünya Sağlık Örgütü en az iki yıl boyunca emzirmeyi tavsiye ediyor. Türkiye'de ortalama emzirme süresi on iki aymış. Dünya ortalaması ise 4 yıl. Bir buçuk iki yaşından sonra emzirmenin garip karşılandığı bir dünyada yaşasak da, demek ki pek çok anne daha uzun süre (süt dişlerinin dökülme yaşı olan yedi-sekiz yaşına kadar) emzirmeye devam ediyor.

Ben bebeğimi emzirmeyi çok istiyordum. Başlangıçtan itibaren ebelerden aldığımız destekle bu konuda hiç bir zorluk yaşamadık. Soner de her zaman çok destek oldu. Defne, 31. haftasını idrak ettiği şu günlerde haftada bir iki kez, bir iki kaşık buharda pişmiş meyve veya sebze yiyor, onun dışında tamamen anne sütüyle besleniyor. Benim sütüm olduğu sürece, kendisi bırakmak isteyene kadar da devam edecek.

Tuesday, August 07, 2007

7 aylık



Posted by Picasa


Az önce Defne'nin alttan bir dişinin çıkmakta olduğunu fark ettim.Minik bebeğimiz büyüyor!

Tuesday, July 24, 2007

Friday, July 20, 2007

Dünyanın illeti değil,yüreği ve beyni olabilmeliydik

Ağaçlar çiçek açmadığında, bitkiler tutunacak toprak bulamadığında ve sular kalan toprakları terk ettiğinde ne AB'ye girmek, ne türban sorunu, ne petrol fiyatları, ne özelleştirme, ne ÖSS ne de Irak'a operasyonun önemi kalacak.
Çünkü enerji üretim ve kullanımını, sanayiyi, tarımı ve yaşam tarzlarımızı değiştirmedikçe Meclis'teki milletvekili de, milletin kendisi de, ister kendini etnik olarak ayırsın, dini olarak ayırsın, asker olsun, memur olsun, işçi olsun, solcu ya da sağcı olsun, işli ya da işsiz olsun, yoksul ya da zengin olsun, hepimiz sadece bir tek şeyin peşinde olacağız: Hayatta kalabilmenin... Su giderek ısınıyor. Soğutmak ise bizim elimizde...
Hangi politikacı ateşi söndürecek?,Oya Ayman,Uygar Özesmi, Radikal İki, 15-07-2007

“Belki de en hüzün verici olan şey, bu işten Gaia’nın da bizim kadar ve hatta daha fazla kayıplı çıkacağı gerçeği. Yaban hayatı ve koca ekosistemler de yokolmakla kalmayacak sadece; insan uygarlığının şahsında gezegen de çok değerli bir kaynağını yitirmiş olacak. Biz sadece bir illet değiliz çünkü; zekâmız ve iletişimimiz aracılığıyla, gezegenin sinir sistemiyiz de aynı zamanda. Bizim aracılığımızla Tabiat Ana (Gaia) kendini uzaydan görebildi, kâinattaki yerini bilmeye başladı.

Dünya’nın illeti değil, yüreği ve beyni olmalıydık. Neyse, şimdi cesur olalım, sadece insan ihtiyaç ve haklarını düşünmekten vazgeçelim ve yaşayan Yeryüzüne kötülük ettiğimizi, Tabiat Ana’yla barışmamız gerektiğini görelim artık. Bunu, henüz birbirimizle müzakere edecek gücümüz varken yapmalıyız, zalim savaş beylerinin güttüğü kırık dökük bir insan güruhuna dönmeden. Her şeyden önemlisi, Gaia’nın bir parçası olduğumuzu ve Dünya’nın gerçekten bizim evimiz olduğunu hatırlamak zorundayız.”
Lovelock’a Göre Dünya Ya da Tabiat Ana 101, Ömer Madra,Açık Radyo,26-01-2006


"Hayvanın,bitkinin alıcısı doğru düzgün çalışıyor, insanınki bozuluyor sürekli,kaçıncı defadır aynı durum tekrarlanıyor,vazgeçecek dünya sizden, toplu iptale uğrayacaksınız...O alıcı dünyayla uyum içinde yaşayın diye konmuş kafanızın içine ,yirmiden fazla kıyamet koptu, nevri dönecek, fazla bile müsamaha gösterdi, kapatın petrol kuyularını, dünya bizim de yurdumuz, inip soluklanıyoruz kemiklerimizin başında, kanı mıdır yağı mıdır çekip yakıyorsunuz, boru hatları,fabrikalar,kömür havzaları,maden işletmeleri...Kapatın hepsini, yüz sürün toprağına, gönlünü alın dünyanın, zehir şehirleri kurdunuz üstünde." Latife Tekin,Muinar, Everest yayınları

Monday, July 09, 2007

Acayip Havalar




Açık Radyo Yayıncılık'ın iftiharla sunduğu, tarihin ilk küresel ısınma çizgi romanı,Acayip Havalar'ı merak ettik. Madem İngiltere'deyiz biz de orjinalini alalım dedik.

Küresel iklim değişikliğini çok basitçe ama tüm boyutlarıyla ele alan bir karikatür kitabı. Çok iyi çizilmiş, espriler de çok hoş.

Ne yazık ki,iklim değişikliğinin getirdiği/getireceği sonuçlar oldukça iç karartıcı. İklim değişikliğinin etkilerini 40 yıl sonra görmeye başladığımızı, şu anda yaşadıklarımızın yalnızca 1960lı yılların etkisi olduğunu öğrenince, gelecek hakkında epeyce endişelendim.

Kitabın sonunda, bu konuda bireysel olarak neler yapabileceğimize dair bir bölüm de var. Bireysel çabaların dünyamızı kurtarabileceğine dair pek ümidim olmasa da hararetle tavsiye ederim. Küresel ısınmaya dair hala(!) şüphesi olanlara da mutlaka okutmalı.

Kate Evans çevreci bir aktivist. Şu an üzerinde çalıştığı kitap The Food of Love:Breastfeeding your Baby Ekim'de yayınlanacakmış. Şurada kitaptan bir alıntı var. Benim çok hoşuma gitti, merakla bekliyorum.

Acayip Havalar Üzerine Ömer Madra'yla yapılan Bir Söyleşi

Küresel Isınma Kitabı: Acayip Havalar

Thursday, July 05, 2007

Gelişmeler

Türkiye sıcaklardan kavrulurken biz İngiltere'de oldukça soğuk ve yağışlı bir yaz geçiriyoruz.
Son bir haftadır genelde evdeyiz. Zaten Defne de diş çıkarıyor, henüz görünürde bir şey yok ama elleri sürekli ağzında. Bu durum uykusunu da etkilediğinden günlerimizi daha sakin geçirmeye çalışıyoruz.
Yavaş yavaş vava/baba gibi sesler çıkarıp konuşuyor, destek almadan daha uzun süre oturabiliyor. Oyuncaklarıyla daha çok vakit geçiriyor, müzik dinlemeyi seviyor.
Sebze-meyve pürelerine başladık, günde bir-iki tatlı kaşığı kadar denemeler yapıyoruz.
Bu arada Defne daha küçükken epeyce film seyrettiğimizden, kitap okuduğumuzdan bahsetmiştim. Bebek büyüdükçe bu işler zorlaşıyormuş. Zira artık herşeye ilgi gösteren, elimizdeki kitaba dokunmak, onunla oynamak ve tabii kitabı/gazeteyi/dergiyi ağzına sokmak isteyen bir bebeğimiz var ;) Fırsat buldukça yan tarafa eklediğim kitapları okuyoruz.

Tuesday, June 19, 2007

Çocuğunu sevindir

Bizim ilk kitabımız Ali Mitgutsch'un Komm mit ans Wasser'ıydı. Bu sihirli bir kitaptı. Hiç kaybolmadı. Bir kere dolmuşta, bir kere vapurda, bir kere parkta unuttuğumuz halde bulundu. Hatta vapurda unuttuğumuzda ve bulmak için hiç umudumuz olmadığını düşündüğümde arkamızdan elinde kitap koşturan beyefendi yerde uğur böceği gibi sırt üstü yatmış ağlayan kızıma, sonra elinde koşturduğu kitaba bakıp sormuştu: "Bunun için mi ağlıyor?" Sonra başımıza toplanmış, "Kızım çocuk saralı mı?" diye soran ikiz yaşlı nineler. Bilmem hiç yaşlı ikiz gördünüz mü? Hele tıpkı çocukluklarındaki gibi bir örnek giyinme alışkanlığını sürdürenlerini? Bunlar öyleydi ama ben çok yorgundum önce onları çift görüyorum sandım. İkiz olduklarını arkalarından bakınca anladım, neyse- işte bu nineler, uğruna kıyametin koparıldığı bu kitaba kutsal bir kitaba bakar gibi baktılar zira benim ufaklık büyülenmiş gibi ağlamayı kesip burnunu çeke çeke kitabını kucakladı. Bu kitap, kızımın boyu, dizlerimi bir buçuk kafa boyu geçtiği günlerde gittiğimiz bütün restoranlarda masadan yemeğimi bitirerek ve doyarak kalkmamı sağladı. Bir tek yemek sonrası kahvem geldiğinde 'Yakala beni anne!' oyununu oynamaya başlamış oluyorduk ama olsun bunun bana soğuk kahve içme alışkanlığı kazandırmaktan başka bir zararı olmadı. Şebnem İşigüzel, Radikal Kitap,15/06/2007

Thursday, June 14, 2007

Bizim evin halleri

Yine bir aylik zorunlu bir ara verdik Başka Yollar'a.
İngiltere'ye döndükten sonra günlerimiz önce ev aramakla, sonra da eve yerlesmekle gecti.
Bu, Soner'le yasadigimiz sekizinci ev. Yedi yilda tam yedi ev degistirdik! O yüzden sanırım, bu işte epeyce ustalastık. Zaman zaman artik sabit bir yerimiz olsun diye düsünsek de bir süre daha göçebe yaşamaya devam edeceğiz gibi görünüyor.

Bizi üzen tek şey Bibik'e başka bir aile bulmak zorunda kalışımız oldu. Umarım yeni evinde iyidir. Kim bilir, bir gün Türkiye'ye yeniden dönüp yerleşik düzene geçersek onu yine yanımıza alırız.


*
Defnecik her geçen gün büyüyor, gelişiyor. 2 hafta sonra tam altı aylık olacak. Henüz ek besinlere başlamadıysak da, bugünlerde Defne sofrada bizimle oturmayı, yiyeceklere bakmayı çok seviyor.







Monday, May 07, 2007

Bugünlerde

Türkiye’ye geleli tam bir ay oldu. Planladigimizdan daha uzun kalmamiz gerekti ama carsamba günü dönüyoruz.

Defne'cigim ailelerimizle, arkadaslarimizla tanisti. Artik tam dört aylik oldu.Dis cikarmaya basladigi icin ara sira keyfi kaciyor. Yine de herkese gülücükler dagitmayi, kendince konusmayi ihmal etmiyor.

Wednesday, April 18, 2007

Defne'yle Bibik'in karsilasmasi

İstanbul'a gelir gelmez annemlere gittik. Bizimkiler Defne'yi dört gözle beklerken biz de Bibik'i yeniden görecegimiz icin seviniyorduk.
Bibik once koltuklarin arkasina saklanip usulca bizi gözetledi, sonra yerlere yatip kendini sevdirdi. Epey sonra Defne agladiginda gözlerini kocaman acip bakmaya basladi. Defne'yi tanimasi icin once onun coraplarini koklattik Bibik'e, sonra da bir sure karsilikli bakistilar.
Bibik beni annesi, Soner'i de oyun arkadasi zannederdi; bu konuda bir degisiklik yasamadik! Benle yine oynamadi, sadece sevilmek istedi. Soner'le de bir güzel oynadi, kendini sevdirmedi.

Wednesday, April 04, 2007

Yarin sabah erkenden yola cikiyoruz.
İstikamet Heathrow havaalani, İstanbul'a gidiyoruz.Istanbul'da bir kac gun kalip İzmir'e gececegiz.
Uzun süredir sabirsizlikla bu ani bekliyoruz.
Ailelerimiz, dostlarimiz Defne'yi görecekler.
Defne'yle Bibik ilk kez karsilasacak.

Heyecanliyiz!

Thursday, March 01, 2007

Neler yapiyoruz bugunlerde?

Defne gibi kucuk bir bebeginiz olunca disarida gecirilen vakit de kisitli oluyor. Yine de tahminimden daha iyi gecirebiliyoruz bu gunleri.
Onumuzdeki gunler/aylar ne getirir , patron pardon Defne bize izin verir mi bilemiyorum ama o dogdugundan beri daha cok film izlemeye basladik. Son gunlerde Ingmar Bergman'in filmlerini seyrediyoruz. "Scenes from a marriage" ile "Autumn Sonata"yi izledik, yine Woody Allen'in Ingmar Bergman'dan etkilenerek cektigi "Interiors"u izledik. Bir de gecenlerde Independent gazetesi haftasonunda 2 adet Eric Rohmer filmi vererek bizi sevindirdi. ("Le rayon vert" ve "Le beau marriage") Hepsi de, insan iliskileri ya da kadin-erkek iliskileri uzerine cok guzel fimler.

Evde gecirilen zamanin bir kismi da okumakla geciyor. Yine, dusundugumun tersine bebekle beraber insanin okumaya ayirabilecegi zaman da artiyormus. Vaktimin buyuk bir kismi bebegi emzirmekle gectigi icin okudugum kitabin kucuk ebatlarda ve hafif olmasi, gazetenin ise bulvar gazetesi formatinda olmasi cok onemli! Aksi takdirde sayfalari cevirmek, kitapla beraber bebegi tutmaya calismak epey zor oluyor.

Gazete demisken, haftasonlari Guardian gazetesi bir "Family" eki yayinliyor. Sadece cocuklarla ilgili degil bu ek, yine iliskiler ve genel olarak hayatla ilgili. Bu hafta sonu yayinlanan bir yaziyi cok begendim. London Review of Books'ta calisirken isinden ayrilip kizlarina bakmaya karar veren bir annenin yazisi. Okumak isterseniz soyle buyrun. http://www.guardian.co.uk/family/story/0,,2019975,00.html

Tuesday, February 20, 2007

Anne olmaya dair

18-2-2007

Bir yandan bir kac gun once secip bilgisayarima kaydettigim bazi yazilari okuyorum, bir yandan bebegimi emziriyorum.

Az sonra kendisini geriye cekip dinlenecek, sonra gazini cikartacagiz. Simdilik bizim yardimimiza ihtiyaci var bu is icin. Omuzuma alip sirtini pispislayacagim. Rahatladiginda, bir sure omzumun ustunden etrafi seyredecek sonra boynuma sokulup agzini acarak kafasini saga sola cevirecek. “Ben yine sut istiyorum” demek bu. Minik kizimizla artik daha yakindan taniyoruz birbirimizi.

*

Defne dun oglen uykusunu uzun tuttu biraz. Soner de ben de tedirgin olmusuz, birbirimizden habersiz gidip bakmisiz bebegimize, nefes aliyor mu diye.

*

Anne olmak nasil bir duygu diye soranlar oluyor bugunlerde.

Ne diyebilirim ki, inanilmaz bir his, bir buyu belki de.

Nerede okumustum su an animsayamiyorum, Latife Tekin annelikle ilgili olarak soyle diyordu: “Annenizin size baktigi yillar boyunca annenize borclanirsiniz. Yillar sonra kendi cocugunuza bakarken de aslinda annenize olan borcunuzu odersiniz.” Ne demek istedigini simdi cok daha iyi anliyorum...

Benim annem ben kucukken calistigi icin bana cocuklugum boyunca degisik kisiler bakti. Dogru duzgun bir bakici bulana kadar bir kac bakici degistirmisiz.

Yillar once, bir gun bir cocugum olursa en azindan ilk uc yil ona ben bakmaliyim diye geciriyordum icimden. Sansliyim ki, su an imkanlarimiz buna el veriyor ve bunu yapabiliyorum.

*

Defne’cigim doydu, yeniden uykuya daldi. Simdi ben de bebegim beni birkac saat sonra, gogsume sokulup biraz da mirildanarak yeniden uyandirana dek uyuyabilirim.

Friday, February 02, 2007

Defne



Yavas yavas Defne'yle disari cikip gundelik islerimizi halledebilir hale geldik. Disari ciktigimizda Defne'yi sling'le tasiyoruz. Bugun yururken orta yasli bir hanim, bebegi kivrilmis uyurken gorunce cok hosuna gitti, bebegin adini sordu. Tesaduf bu ya, elinde bir buket vardi: tazecik defneler. Boylece ben de ilk kez gorup koklamis oldum bu zarif cicekleri.


(Sling'i Turkceye nasil cevirmeliyiz bilemiyorum, bir sitede "omuzdan askılı portbebe" olarak cevrildigini gordum ama o da pek icime sinmedi)

Tuesday, January 16, 2007

Artik 3 kisiyiz

Defne bebek bugun 13 gunluk.
Bir bebegin dogmasi gercekten mucizevi bir seymis. Dogum anindaki hisleri kelimelere dokmek sanirim imkansiz.
Kizimiz saglikli, dogumu istedigimiz sekilde, hic bir mudaheleye gerek kalmadan gerceklesti, sevincliyiz.

Dogum tarihi: 3.Ocak.2007,saat 20.02
Kilosu:2870 gr.
Dogum sekli:Suda dogum