John Berger'in son kitabi "Here is where we meet", Cevat Capan-Gonul Capan-Muge Gursoy Sokmen cevirisiyle yayinlanmis.
Kitap, 2005te Ingiltere'de yayinlandiginda yazarin onuruna bir dizi etkinlik yapilmisti. O gunlerde biz Cezayir'deydik, kitaptan ve etkinlikten internet sayesinde haberdar olmustuk, kisa bir yazi yazmistim John Berger'la ilgili. Ayni gunlerde Turkiye'de birileri Orhan Pamuk'un kitaplarini yakma onerisiyle gundemi isgal ediyordu...
(18/4/2005 tarihinde Acik Radyo'nun internet sitesinde yayinlanmistir)
İşte Buluştuğumuz Yer
Görsel sanatlarla ilgilenip de John Berger adını duymayan yoktur. Berger’in Görme Biçimleri adlı kitabı artık bir klasik niteliğinde. Günümüzün en etkili sanat eleştirmenlerinden biri sayılan marksist düşünür, aynı zamanda şair, senaryo yazarı, romancı ve belgesel yazarı.
1926 Londra doğumlu Berger, 16 yaşında Central School of Art’a girse de 2. Dünya Savaşı yüzünden eğitimini yarıda bırakmak ve iş hayatına atılmak zorunda kalır. Çalıştığı şirkette faşizmden kaçan Avrupalı entelektüellerle - yazarlar, felsefeciler, ressamlar, tarihçiler- tanışır ve onlardan pek çok şey öğrenir. Yıllar sonra, “Üniversiteye gidemedim ama 16 yaşındayken yaşadığım o dönem benim için çok güzel bir eğitimdi” diyecektir. Kendi deyimiyle “ikinci eğitim dönemi” 70lerin başında Fransız Alpleri’nde bir köyde yaşamaya karar vermesi ile başlar. Pek çok kişi bu durumu yadırgasa, arkadaşlarından biri “napıyorsun,sen daha yaşlanmadın!” dese de kararını vermiştir. “Birden fark ettim ki, hikâyelerini yazdığım insanlar hakkında pek az şey biliyorum. Benim yabancısı olduğum yaşam şartları, pek çok insanın yaşamak zorunda kaldığı türdendi. Üstelik koşullar giderek kötüleşti. Sadece okuyarak bu insanların hayat şartlarını anlayamazsınız. İnsanın bizzat yaşaması, tecrübe etmesi gerekir.”
“Burada, samimi olduğum kişiler, çocukluklarını da burada geçirmiş olan yaşlı çiftçiler.Gençler, çoktan köyü bırakıp gitmişlerdi. Yaşlı çiftçiler benim öğretmenlerim oldular. Onlardan doğa, toprak ve mevsimler hakkında çok şey öğrendim. Hayvancılığa ve tarıma dair pek çok pratik işi ve yaşamın değerini onlardan öğrendim.” Bir zamanlar Avrupa’da adlı üçlemesini bu ortamda kaleme alan Berger, yok olmaya yüz tutan köylülüğü, köyden kente göç eden köylülerin şehirde var olma çabalarını dile getirir.
1972 yılında G. adlı romanı ile Booker ödülü kazanır. Ödülünün yarısını Kara Panterler’le paylaşacaktır. Yedinci Adam, en sevdiği kitaplarından biri. “Bir yazar olarak bana en fazla tatmin sağlayan anlardan birini İstanbul’da yaşadım. Bunun ödüllerle falan ilgisi yok. Bir arkadaşım, İstanbul’un varoşlarından birinde oturan bir ahbabını ziyarete edecekti, ben de kendisine eşlik ettim. Çay içtik,sohbet ettik ve raflardan birine gözüm takıldı; yirmi kadar kitap vardı. Birisi de Yedinci Adam’dı. O an, yazar olduğum için kendimi çok şanslı hissettim. Kitaptaki deneyim,yaşamın deneyimine erişmişti, kabul edilmiş ve dile getirilmişti.”
Yıllardır Fransız Alpleri’nde sade bir yaşam süren John Berger’dan bir hayli uzak kalan Britanyalı sanatseverler bugünlerde Londra’da yazarın onuruna bir dizi etkinlik düzenliyorlar. Yazarın henüz yayımlanmamış yeni kitabı “ Here is where we meet” (Buluştuğumuz Yer) ile aynı adı taşıyan etkinlik 11 Nisan’da başlayıp 18 Mayıs’a kadar sürüyor. Pek çok söyleşinin, performansın,film gösteriminin, münazaranın yer alacağı etkinliğe Geoff Dyer, Michael Ondaatje, Anne Michaels ve Simon McBurney gibi yazarlar da katılacak ; yazının amacını,nelere muktedir olduğunu ya da olamadığını tartışacaklar.
İnsanın şimdi Londra’da olmak vardı diyesi geliyor ya, biz şimdilik, kitap yakmaktan, kitap imha etmekten kurtulup, yazar kadri bilir bir toplum olacağımız günlerin uzakta olmadığını umalım.
Kaynaklar:
www.johnberger.org
www.sfgate.com John Berger söyleşisi,(Kenneth Baker) 06-01-2001
www.telegraph.co.uk , Sanatçının vahşi ve yaşlı bir adam olarak portresi, 23-07-2001
Friday, November 24, 2006
Thursday, November 16, 2006
Wey nehri

Bugünlerde hava bulutlu ve yagmurlu ancak bir kac gün once gokyüzü yine piril pirildi. Daha once nehir kiyisinda yaptigimiz yürüyüslerden soz etmistim. Wey nehri boyunca 32km.lik bir yürüyüs parkuru var. İster yürüyün, ister bisiklete binin veya tekne kiralayin.
On yil İstanbul'da yasadiktan sonra burada en cok hosuma giden seylerden biri bu: Evden cikip hic bir vasitaya gerek duymadan, yürüyerek , böyle bir yere ulasmak, yillanmis cinarlarin altinda soluklanmak...
Thursday, November 02, 2006
Barbican Centre'de gecirilen bir aksam
22 Ekim pazar gününe dair gecikmis bir not
Yeni bir ülkede gecirilen ilk gunlerin heyecani. Gorulecek, gezilecek ne cok yer var, dinlenecek müzikler, tadilacak tatlar, arsinlanacak sokaklar...
Pazar günü trene binmis Londra’ya giderken bunlari dusunuyorum.
Yagmur damlalari pencereleri islatiyor.
Waterloo istasyonu son durak.
Buradan metroyla Barbican Centre’a gidiyoruz.
Barbican Centre, Avrupa’nin en buyuk sanat kompleksiymis.
Sehrin gobegindeki bu devasa merkez, 1960 li yillarda insa edilmis. Tiyatrolari, cafeleri, rezidanslari,sinemalariyla Barbican Centre, BBC’nin 2003 yilinda yaptigi bir ankete gore sehrin en cirkin binasi secilmis.

Barbican Centre
İceri girer girmez saat sekizdeki Toumani Diabete konseri icin biletlerimizi aliyoruz.
Ama ondan once ucretsiz birkac konser var.
Once El Tanburi grubundan Hassah El Ashry, simsiyya denilen geleneksel bir calgiyla cikiyor sahneye. Sonra Suriyeli kanun sanatcisi Abdullah Chhaddeh grubu Nara'yla birlikte cikiyor. Sonrasinda Sierra Leonalı Abdul Tee Jay cikiyor, Bati Afrika'dan blues ezgileri.

Toumani Diabete
Yemekten sonra konser salonuna geciyoruz. Mali'li kora sanatcisi Toumani Diabete, Symmetric Orchestra'yla sahnede. Bati Afrika'nin degisik ülkelerinden gelen grup üyelerinin enerjik müzigiyle güzel bir gece geciriyoruz.
Dinlemek isterseniz soyle buyrun.
Not:Fotograflar internetten alinmistir.
Yeni bir ülkede gecirilen ilk gunlerin heyecani. Gorulecek, gezilecek ne cok yer var, dinlenecek müzikler, tadilacak tatlar, arsinlanacak sokaklar...
Pazar günü trene binmis Londra’ya giderken bunlari dusunuyorum.
Yagmur damlalari pencereleri islatiyor.
Waterloo istasyonu son durak.
Buradan metroyla Barbican Centre’a gidiyoruz.
Barbican Centre, Avrupa’nin en buyuk sanat kompleksiymis.
Sehrin gobegindeki bu devasa merkez, 1960 li yillarda insa edilmis. Tiyatrolari, cafeleri, rezidanslari,sinemalariyla Barbican Centre, BBC’nin 2003 yilinda yaptigi bir ankete gore sehrin en cirkin binasi secilmis.
Barbican Centre
İceri girer girmez saat sekizdeki Toumani Diabete konseri icin biletlerimizi aliyoruz.
Ama ondan once ucretsiz birkac konser var.
Once El Tanburi grubundan Hassah El Ashry, simsiyya denilen geleneksel bir calgiyla cikiyor sahneye. Sonra Suriyeli kanun sanatcisi Abdullah Chhaddeh grubu Nara'yla birlikte cikiyor. Sonrasinda Sierra Leonalı Abdul Tee Jay cikiyor, Bati Afrika'dan blues ezgileri.
Toumani Diabete
Yemekten sonra konser salonuna geciyoruz. Mali'li kora sanatcisi Toumani Diabete, Symmetric Orchestra'yla sahnede. Bati Afrika'nin degisik ülkelerinden gelen grup üyelerinin enerjik müzigiyle güzel bir gece geciriyoruz.
Dinlemek isterseniz soyle buyrun.
Not:Fotograflar internetten alinmistir.
Tuesday, October 17, 2006
İngiltere'den merhaba!
Yine uzun zaman oldu yazmayali.
En son temmuzda yazmisim, bugun ekimin on altisi.Neredeyse uc ay gecmis.
Haziran ayinin sonunda Soner’e buradan bir is teklifi gelmisti. Oldu mu, olacak mi, calisma izni alabilecek miyiz, vize verecekler mi, beraber gidebilecek miyiz derken, sabrimizin sınırlarını zorlayan bir bekleme suresinin ardindan 22 Eylül Cuma aksami Heathrow havaalanina indik.
Adanin guneydogusunda, Londra’ya trenle kirkbes dakika uzakliktaki Guildford’da yasiyoruz simdi.
Burasi cok az sayida apartman barindiran, yesili bol, tarihi dokusu korunmus bir sehir.
Firsat buldukca nehir kiyisinda uzun yuruyuslere cikiyoruz.
Yaklasik on gun once bir ev tuttuk, mobilyali. Yavas yavas buraya alismaya, duzenimizi oturtmaya basladik. Yine de bazi burokratik islerin tamamlanmasi biraz zaman alacak gibi.
Maalesef Bibik’i, tüy yumagimizi, bu kez Istanbul’da birakmak zorunda kaldik. İngiltere, Türkiye’den gelen hayvanlari alti ay karantinaya aliyor ne yazik ki... Onu simdiden cok ozledik.
İlk geldigimiz haftasonu Londra’ya gitmis, Soho, Covent Garden ve Trafalgar bolgesini gezmistik. Gectigimiz Cumartesi ise Tate Modern Sanat Müzesi’ne gitmek uzere yola koyulduk.
Carsten Höller'in pek populer olan kaydirak enstalasyonundan dolayi sanirim, cok kalabalikti müze.Yalnizca ilk iki kati gezdiktan sonra kalabaligin icinden siyrilarak disari attik kendimizi. Thames nehri kiyisinda yuruyus yapip dolastik.
En son temmuzda yazmisim, bugun ekimin on altisi.Neredeyse uc ay gecmis.
Haziran ayinin sonunda Soner’e buradan bir is teklifi gelmisti. Oldu mu, olacak mi, calisma izni alabilecek miyiz, vize verecekler mi, beraber gidebilecek miyiz derken, sabrimizin sınırlarını zorlayan bir bekleme suresinin ardindan 22 Eylül Cuma aksami Heathrow havaalanina indik.
Adanin guneydogusunda, Londra’ya trenle kirkbes dakika uzakliktaki Guildford’da yasiyoruz simdi.
Burasi cok az sayida apartman barindiran, yesili bol, tarihi dokusu korunmus bir sehir.
Firsat buldukca nehir kiyisinda uzun yuruyuslere cikiyoruz.
Yaklasik on gun once bir ev tuttuk, mobilyali. Yavas yavas buraya alismaya, duzenimizi oturtmaya basladik. Yine de bazi burokratik islerin tamamlanmasi biraz zaman alacak gibi.
Maalesef Bibik’i, tüy yumagimizi, bu kez Istanbul’da birakmak zorunda kaldik. İngiltere, Türkiye’den gelen hayvanlari alti ay karantinaya aliyor ne yazik ki... Onu simdiden cok ozledik.
İlk geldigimiz haftasonu Londra’ya gitmis, Soho, Covent Garden ve Trafalgar bolgesini gezmistik. Gectigimiz Cumartesi ise Tate Modern Sanat Müzesi’ne gitmek uzere yola koyulduk.
Carsten Höller'in pek populer olan kaydirak enstalasyonundan dolayi sanirim, cok kalabalikti müze.Yalnizca ilk iki kati gezdiktan sonra kalabaligin icinden siyrilarak disari attik kendimizi. Thames nehri kiyisinda yuruyus yapip dolastik.
Wednesday, July 19, 2006
Ekolojik pazar
Sali aksamindan bu yana İstanbul'dayiz.
Havalar güzel; dinlenmeye, buradaki islerimizi halletmeye calisiyoruz.
Bibik balkonda,Temmuz 2006
Cumartesi sabahi kahvaltimizi yapip yola düstük.
İstikamet Feriköydeki ekolojik halk pazariydi
Pazar henüz cok kücük olsa da, rengarenk, mis kokulu meyve ve sebzeler insanin aklini basindan aliyor, bir bakiyorsunuz eliniz kolunuz dolmus bile.
Her ürünün etiketinde, ürünün fiyatiyla beraber nereden geldigi ve hangi kurum tarafindan sertifikalandirildigi da yazili.

Ürünleri koklayip tatlarina bakabiliyorsunuz. Zaten hepsi birbirinden leziz. Üstelik fiyatlari da uygun. Örnegin domatesin kilosu 1.5 milyon, biberin kilosu bir milyon, bir bag semizotu iki milyon.

Neler neler almadik ki, sari domatesler, körpecik salataliklar, biberler, minik eksi elmalar... Görünen o ki, İstanbul'da bulundugumuz sürece bu pazara sIk
sIk gidecegiz.
Havalar güzel; dinlenmeye, buradaki islerimizi halletmeye calisiyoruz.
Bibik balkonda,Temmuz 2006
Cumartesi sabahi kahvaltimizi yapip yola düstük.
İstikamet Feriköydeki ekolojik halk pazariydi
Pazar henüz cok kücük olsa da, rengarenk, mis kokulu meyve ve sebzeler insanin aklini basindan aliyor, bir bakiyorsunuz eliniz kolunuz dolmus bile.
Her ürünün etiketinde, ürünün fiyatiyla beraber nereden geldigi ve hangi kurum tarafindan sertifikalandirildigi da yazili.

Ürünleri koklayip tatlarina bakabiliyorsunuz. Zaten hepsi birbirinden leziz. Üstelik fiyatlari da uygun. Örnegin domatesin kilosu 1.5 milyon, biberin kilosu bir milyon, bir bag semizotu iki milyon.

Neler neler almadik ki, sari domatesler, körpecik salataliklar, biberler, minik eksi elmalar... Görünen o ki, İstanbul'da bulundugumuz sürece bu pazara sIk
sIk gidecegiz.
Thursday, July 06, 2006
Bibik Cezayir’den bildiriyor
Baktim Isil güncellemiyor blog’unu, ben gectim bilgisayarin karsisina.
Havalar birkac gündür cok sicak burada.
Bu sicaklarda hic oyun oynayasim yok.
Isil’in yanina gidip kivriliyorum ben de.
Eskiden ayak ucuna yatardim, simdilerde karninin cevresinde yatmayi daha cok seviyorum. Isil hamileymis! Söylediklerine göre ben “abla” olacakmisim.
Ben coktaaan anlamistim zaten.
Birkac haftayi, mide bulantilari, halsizlik derken zor gecirdi ya simdi daha iyi . Ufaklik, Ocak ayinda aramiza katilacakmis. Ben anlamam ocaktan, subattan ama daha cook var. Pek bir heyecanli bizimkiler.
Sali günü yine yollara düsüyormusuz.
Of ! Yine beni su sevmedigim veterinere götürecekler, o da bana igne yapacak. Sonra ucaga binecegiz, bende hal kalmayacak! Gerci alistim ucaga binmeye ama o kalabaligi, gürültüyü kafam kaldirmiyor.
İstanbul’a gidiyoruz, yasasin! Bu evde ne balkon var, ne de disari cikmama izin var, biraz mutsuzdum o yüzden. Eve gidince yine bahceye cikip arkadasim Mavi’yle oynayacagim! Umarim beni unutmamistir. Siz Mavi’yi bilmezsiniz, bizim apartmanda yasiyor, mavi gözlü bir siyam.
İstanbul’da birkac gün kaldiktan sonra bizimkiler tatile cikacakmis. Ben evde birkac gün tek kalacagim. Isil’la Soner’i özlerim ama iyi olur bir yandan da, kafami dinlerim biraz. Merak etmeyin, daha önce de kalmistim evde tek basima. Radyoyu acik birakiyorlar, müzik falan dinliyorum. Sagolsun Yalcin gelip her gün suyumu, yemegimi veriyor. Gerci laf aramizda, ondan pek hoslanmiyorum cünkü her geldiginde benle oynamak istiyor! Neyse, ne yapalim, sayili gün cabuk gecer.
Bu günlük bu kadar olsun. Mutfaktan kokular geliyor, galiba Isil karpuz kesiyor. Karpuz, benim en sevdigim meyve, zaten bu sicakta baska sey yenmiyor. Benim simdi mutfaga gitmem lazim. Belki sonra yine yazarim.
Havalar birkac gündür cok sicak burada.
Bu sicaklarda hic oyun oynayasim yok.
Isil’in yanina gidip kivriliyorum ben de.
Eskiden ayak ucuna yatardim, simdilerde karninin cevresinde yatmayi daha cok seviyorum. Isil hamileymis! Söylediklerine göre ben “abla” olacakmisim.
Ben coktaaan anlamistim zaten.
Birkac haftayi, mide bulantilari, halsizlik derken zor gecirdi ya simdi daha iyi . Ufaklik, Ocak ayinda aramiza katilacakmis. Ben anlamam ocaktan, subattan ama daha cook var. Pek bir heyecanli bizimkiler.
Sali günü yine yollara düsüyormusuz.
Of ! Yine beni su sevmedigim veterinere götürecekler, o da bana igne yapacak. Sonra ucaga binecegiz, bende hal kalmayacak! Gerci alistim ucaga binmeye ama o kalabaligi, gürültüyü kafam kaldirmiyor.
İstanbul’a gidiyoruz, yasasin! Bu evde ne balkon var, ne de disari cikmama izin var, biraz mutsuzdum o yüzden. Eve gidince yine bahceye cikip arkadasim Mavi’yle oynayacagim! Umarim beni unutmamistir. Siz Mavi’yi bilmezsiniz, bizim apartmanda yasiyor, mavi gözlü bir siyam.
İstanbul’da birkac gün kaldiktan sonra bizimkiler tatile cikacakmis. Ben evde birkac gün tek kalacagim. Isil’la Soner’i özlerim ama iyi olur bir yandan da, kafami dinlerim biraz. Merak etmeyin, daha önce de kalmistim evde tek basima. Radyoyu acik birakiyorlar, müzik falan dinliyorum. Sagolsun Yalcin gelip her gün suyumu, yemegimi veriyor. Gerci laf aramizda, ondan pek hoslanmiyorum cünkü her geldiginde benle oynamak istiyor! Neyse, ne yapalim, sayili gün cabuk gecer.
Bu günlük bu kadar olsun. Mutfaktan kokular geliyor, galiba Isil karpuz kesiyor. Karpuz, benim en sevdigim meyve, zaten bu sicakta baska sey yenmiyor. Benim simdi mutfaga gitmem lazim. Belki sonra yine yazarim.
Thursday, May 18, 2006
Kütüphane
Sevdigim yazarlarin, kitaplara, sevdikleri, selamladiklari yazarlara, kütüphanelerine iliskin yazdiklari hep ilgimi cekmistir. Yillar önce Murathan Mungan’in, "Kitapligin Önünde" başlıklı yazısını çok severek okudugumu anımsıyorum.
Ben de ara sira, kitapligimin önünde durup kitaplara bakar, düsünürken, sevdigim kitaplarin sayfalarini karistirip, henüz oku(ya)madigim kitapların zamani gelmis mi acaba diye bir irdeleme yaparken, hiç degilse alti ayda bir, ya da yilda bir kez olsun, Mungan’in o yazisini acar yeniden göz gezdiririm.
Enis Batur’un Kütüphane adli kitabi yayinlaninca almamak olmazdi.
".....Süphesiz bana deneyimlerimin sagladigi bir sigorta bilgisi var; nereye gidersem gideyim, kitapcilarin ya da kütüphanelerin bulvarlari, evden bulundugum yere uzanan sokaklarla kesisecek, biri nasilsa öbürüne cikacak. Beni yatistirmak icin, kitaplara zihnimden dokunma durumunun dogmasi yeterli: Onlari elime alamasam, sayfalarini karistirmasam da olur. Isigi yanan bir pencerenin yanindaki duvara kurulmus raflar rahatlatir icimi: Yabanci bir kentte, geceyarisi sessiz, arasokaklarda yürürken karsima cikacak bu görüntü, kabileden birinin yanindan gectigim bilgisi, gövdemin isisini korumasina yeter."
Kütüphane(Bir Baska-Labirent Öyküsü), Sel yayincilik, 2005
Ben de ara sira, kitapligimin önünde durup kitaplara bakar, düsünürken, sevdigim kitaplarin sayfalarini karistirip, henüz oku(ya)madigim kitapların zamani gelmis mi acaba diye bir irdeleme yaparken, hiç degilse alti ayda bir, ya da yilda bir kez olsun, Mungan’in o yazisini acar yeniden göz gezdiririm.
Enis Batur’un Kütüphane adli kitabi yayinlaninca almamak olmazdi.
".....Süphesiz bana deneyimlerimin sagladigi bir sigorta bilgisi var; nereye gidersem gideyim, kitapcilarin ya da kütüphanelerin bulvarlari, evden bulundugum yere uzanan sokaklarla kesisecek, biri nasilsa öbürüne cikacak. Beni yatistirmak icin, kitaplara zihnimden dokunma durumunun dogmasi yeterli: Onlari elime alamasam, sayfalarini karistirmasam da olur. Isigi yanan bir pencerenin yanindaki duvara kurulmus raflar rahatlatir icimi: Yabanci bir kentte, geceyarisi sessiz, arasokaklarda yürürken karsima cikacak bu görüntü, kabileden birinin yanindan gectigim bilgisi, gövdemin isisini korumasina yeter."
Kütüphane(Bir Baska-Labirent Öyküsü), Sel yayincilik, 2005
Monday, May 08, 2006
Koku
Kokuyla tasvir eder, kokuyla animsariz.
Yasadigimiz yerler, anilarimizda kalan kokularla birlikte yer eder bellegimizde.
Almanya deyince yeni bicilmis cim kokusu, Mersin'i düsününce iyot kokusu geliyor aklima, bir de mis kokulu portakal çiçekleri.
Cezayir deyince de kahve.
Bu ülkenin toplumsal yasaminda kahvenin cok önemli bir yeri var.
Cezayirliler, güne Fransizlar gibi kruvasan yiyip kahve icerek basliyorlar.
Burada, bizim ayak üstü bir şeyler yiyip içtiğimiz büfelere benzer kahveler var.
Yalnizca erkeklerin gittiği bu yerlerde , biraz da sokaga tasarak sohbet edip kahvelerini yudumluyorlar.
2004’te buraya ilk geldigimizde, alt katta, balkonunda kahve icen komsudan yükselen kokunun etkisiyle, cok da tiryakisi olmadigimiz halde, bir sabah meydandaki kahvenin yolunu tutmustuk.
Ben bir bankta oturup beklerken, Soner karsidaki kahveden iki bardak kahve alip gelmisti. Likor bardağına benzer küçük bardaklarda icilen bu kahve espressoya benziyor ve oldukca koyu.
Simdi bu yeni evde de, her sabah komsularin pencerelerinden süzülüp bize misafir olan kahve kokusu düsündürdü bana bunlari.
Hafizami yokluyorum da, onca yil yasadigim Istanbul'dan belli bir koku kalmamis bana sanirim. Belki bir tek Emirgan’daki ihlamurlar, temmuz ayinda ciceklenen agaclarin baygin kokusu.
Yasadigimiz yerler, anilarimizda kalan kokularla birlikte yer eder bellegimizde.
Almanya deyince yeni bicilmis cim kokusu, Mersin'i düsününce iyot kokusu geliyor aklima, bir de mis kokulu portakal çiçekleri.
Cezayir deyince de kahve.
Bu ülkenin toplumsal yasaminda kahvenin cok önemli bir yeri var.
Cezayirliler, güne Fransizlar gibi kruvasan yiyip kahve icerek basliyorlar.
Burada, bizim ayak üstü bir şeyler yiyip içtiğimiz büfelere benzer kahveler var.
Yalnizca erkeklerin gittiği bu yerlerde , biraz da sokaga tasarak sohbet edip kahvelerini yudumluyorlar.
2004’te buraya ilk geldigimizde, alt katta, balkonunda kahve icen komsudan yükselen kokunun etkisiyle, cok da tiryakisi olmadigimiz halde, bir sabah meydandaki kahvenin yolunu tutmustuk.
Ben bir bankta oturup beklerken, Soner karsidaki kahveden iki bardak kahve alip gelmisti. Likor bardağına benzer küçük bardaklarda icilen bu kahve espressoya benziyor ve oldukca koyu.
Simdi bu yeni evde de, her sabah komsularin pencerelerinden süzülüp bize misafir olan kahve kokusu düsündürdü bana bunlari.
Hafizami yokluyorum da, onca yil yasadigim Istanbul'dan belli bir koku kalmamis bana sanirim. Belki bir tek Emirgan’daki ihlamurlar, temmuz ayinda ciceklenen agaclarin baygin kokusu.
Thursday, April 27, 2006
Eve yerlestik
Tuesday, April 18, 2006
Cezayir'deyiz
Eylül'de ayrilmistik, geri döndük, Cezayir'deyiz.
Önümüzdeki üc ayi burada gecirecegiz, sonrasi henüz belli degil.
Bibik'le yolculuk yapmaya alistik, sanirim o da bizim göcebe yasamimiza uyum sagladi artik, her gittigi yeri kisa sürede benimsiyor.

Bibik, 5.kattaki otel odasindan disariyi seyrediyor
Yine Hydra'da, eski semtimizde oturacagiz.
İlk geldigimiz gün esyalarimizi otele birakip biraz dolasmaya ciktik. Burada kücük bir kasaba havasi var, insanlar birbirini taniyor, selamlasiyorlar. Bizi de hatirladilar hemen, alisveris yaptigimiz esnaf, komsularimiz...
Gökyüzü yine masmavi, hava ilik.
Yemek konusunda biraz problem yasiyoruz, Cezayir mutfaginda neredeyse etsiz yemek yok. Neyse ki bizim icin özel birseyler - vejetaryen pizza, domates soslu makarna vs- hazirlamaya calisiyorlar.
Aksamlari yemekten sonra bir kafeye gidip naneli yesil cay icip yürüyüs yapip odamiza dönüyoruz.
Soner, pazar günü ise basladi. Burada haftasonu tatili persembe-cuma. Bazi isyerleri, özellikle yabanci sirketler ise cuma-cumartesi günü tatil yapiyor. Bu duruma yeniden uyum saglamam biraz zaman alacak.
Bir iki gün içinde tuttugumuz eve gecebilecegiz. Yine Fransizlardan kalma bir binada, iki odali küçücük bir ev. Sonrasinda da yavas yavas düzenimizi oturturuz.
Önümüzdeki üc ayi burada gecirecegiz, sonrasi henüz belli degil.
Bibik'le yolculuk yapmaya alistik, sanirim o da bizim göcebe yasamimiza uyum sagladi artik, her gittigi yeri kisa sürede benimsiyor.

Bibik, 5.kattaki otel odasindan disariyi seyrediyor
Yine Hydra'da, eski semtimizde oturacagiz.
İlk geldigimiz gün esyalarimizi otele birakip biraz dolasmaya ciktik. Burada kücük bir kasaba havasi var, insanlar birbirini taniyor, selamlasiyorlar. Bizi de hatirladilar hemen, alisveris yaptigimiz esnaf, komsularimiz...
Gökyüzü yine masmavi, hava ilik.
Yemek konusunda biraz problem yasiyoruz, Cezayir mutfaginda neredeyse etsiz yemek yok. Neyse ki bizim icin özel birseyler - vejetaryen pizza, domates soslu makarna vs- hazirlamaya calisiyorlar.
Aksamlari yemekten sonra bir kafeye gidip naneli yesil cay icip yürüyüs yapip odamiza dönüyoruz.
Soner, pazar günü ise basladi. Burada haftasonu tatili persembe-cuma. Bazi isyerleri, özellikle yabanci sirketler ise cuma-cumartesi günü tatil yapiyor. Bu duruma yeniden uyum saglamam biraz zaman alacak.
Bir iki gün içinde tuttugumuz eve gecebilecegiz. Yine Fransizlardan kalma bir binada, iki odali küçücük bir ev. Sonrasinda da yavas yavas düzenimizi oturturuz.
Subscribe to:
Posts (Atom)


